Pazartesi, 04 Aralık 2017 12:28

Bir Hedef Olarak Adalet Mefhumu

“Kelimeleri tarif etmeden girişilecek her tartışma kısır kalmaya mahkûm.” (Jurnal, C. Meriç)

“Dürüst bir insan, inansa da inanmasa da mefhumları yerli yerinde kullanmak zorundadır.” (N.F. Kısakürek)

“Kendini hak ile meşgul etmezsen, bâtıl seni işgal eder.” (İmam-ı Şâfiî)

İnsanoğlu yaratılışından beri cüzi iradesi ile medeni hayatta sürekli bir gelişim süreci içerisinde adaletin imarını sağlamaya çalıştı. Lakin bu mimarın insan olması sebebiyle bir külli iradeden nasiplenmede uzak kaldığı nispetçe adalet temennisini gerçekleştirmekten saptı. Tarihin müşahit olduğu medeniyetler adalet sistemlerinde çağdaşlarına nispeten üstün olduğu sürece daha uzun vadede güçlü oldular. Asırlarca nice filozofların, sosyologların, devlet adamlarının adalet üzerine kurdukları fikir sistemlerinin günümüzdeki 'ülke yönetimi' buutundaki neticesi demokrasi oldu. Bugün demokrasi sisteminin ülkelerde farklı versiyonlarla tatbik edildiğini görüyoruz. Küresel olarak bir yönetim sisteminin farklı minvaller üzerinden tatbiki, medeniyetlerin hala adaleti koşulsuz sağlayabilen ideal yönetim anlayışına ulaşamadığını gösterir. Yani, demokrasi ideal olan yönetim biçimi değildir, medeniyetlerin yönetimdeki gelişimsel süreçlerinin en olgun mertebesidir.

Modern zamanda oldukça metalaşan adalet mefhumu sadece bir hukuk pratiği olarak toplum algısında yer alıyor. Hukuksal süreçlerde ilerleyebilmek adaleti sağlamaya muadil olarak algılanıyor. Bu süreçler ise maddi etkenlerin şekillendirmesine karşı savunmasız kalabiliyor. Öte yandan bu sistemin ekonomik geri dönüşleri de devasa olabiliyor. Suçluların vekilliğini yapan avukatlar hukuk çerçevesinde elde ettikleri muvaffakiyet ile daha fazla maddi getiri kazanıyor. Bu bize gösterir ki, materyalist tabana dayanan hukuk sistemlerinde, maddi gücün adaleti şekillendirmesinde fevkalade bir âmil olduğu aşikardır. Adalete örümcek ağı işlevi yüklemek materyalist medeniyetin bir ürünüdür.

Sosyal yapılarda düzenin idamesi için iktiza eden esasların uygulanması toplumun her bir ferdini alakadar eden bir husustur. Buna binaen adalet gayesinin toplumun her tabakasında hasıl olması için, sadece hukukçuları ve politikacıları bundan sorumlu tutmak adalet anlayışının bir nevi sınırlar içerisine hapsolmasına sebebiyet verir. Her ferdin adalet disiplinine kavuşmasıyla toplumsal düzeyde adalet fikrine ulaşılır. Hukuk ve siyaset ilimlerinde ehliyetli insanların yetiştirilmesinin yanında adaletin pratiğe dönüştüğü ortam olan halk düzeyi de adalet fikrinden beslenmelidir. Toplumun sadece birkaç zümresine bu görevi addetmek ve adaleti onların inhisarına bırakmak iki çeşit haksızlığı doğurur. Birincisi, o meslek sahiplerine yapılan bir haksızlıktır; adalet anlayışının olgunlaşmadığı bir toplumda, politikacılar ve hukukçular verilen bu mesuliyeti hakkıyla icra edemezler. Adalet fikrinin hakkaniyet doğrultusunda benimsenmediği bir toplumda devleti adalet üzerinden tenkit etmek şuursuzluktur. İkincisi, o amaca yapılan haksızlıktır; adalet toplumun sadece bir kısmının görev almasıyla vasıl olunabilecek sıradan bir amaç değildir, toplumun bütününü ve her halkasını ilgilendirir. Bir mücevherin üzerinde 25 kişinin emeği olabiliyorken, tek kişinin bir mücevheri topraktan çıkarıp en son halini vermesi mümkün müdür?

Modern çağın adalet ve ahlak kavramlarını birbirinden ayırması neticesiyle ihtiyacen yeni bir kavram doğmuştur. Edebi bir tabir ile, ahlak ile adalet artık birbiri ile müşterekliği olmayan birer boşanmış karı kocadır, etik ise onların ortada kalmış bir evladıdır. İsteyen onu sahiplenir ve kendi değerler sistemine göre şekillendirir. Etik mefhumunun bilhassa iş dünyası literatürüne girdiğini görüyoruz çünkü hukuk çizgilerinin bulanıklaştığı bir ortamda adalet esasının yerleştirilmesi için hukuktan daha fazlasına ihtiyaç duyuluyor. Bu noktada şu delili akledebiliriz: Adalet ile ahlakı birbirinden ayrıştırma neticesinde modern hukukun yetersizliği tezahür etmektedir. Lakin bugün ahlak ile adaleti özdeşleştirmek püriten perspektifi olarak görülüyor. Ahlakla ayrık olan adaletin tatbikine ise menfaatler müdahil oluyor. Adalet nefsin haricindedir. İşte bu hakikatin meyvesi olan iki olay: Bir vakit, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, bir kâfiri yere atmış. Kılıncını çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir, ona demiş ki: "Neden beni kesmedin?" Dedi: "Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi. Onun için seni kesmedim." O kâfir ona dedi: "Amacım beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Mâdem dininiz bu derece sâfi ve hâlistir, o din haktır." dedi.

Hem medar-ı dikkat bir vakıa: Bir zaman bir hâkim, bir hırsızın elini kestiği vakit eser-i hiddet gösterdiği için, ona dikkat eden âdil âmiri onu o vazifeden azletmiş. Çünkü şeriat namına, kanun-u İlâhî hesabına kesse idi, nefsi ona acıyacak idi. Ve kalbi hiddet etmeyip, fakat merhamet de etmeyecek bir tarzda kesecekti. Demek nefsine o hükümden bir hisse çıkardığı için, adaletle iş görmemiştir [1].

"Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır [2].ayetinin nurunda adalet ile nefis arasında maddiyat ve dünyevi ilişkiler üzerinden kesin bir çatışmanın varlığını idrak edebiliriz. Mütemadiyen nefsi çatışma halinde olan insanın sadece kendi iradesiyle her daim adalet üzere karar alabilmesini bekleyemeyiz. Mamafih, bu durum insanın sosyal varlığının makro düzeyi olan toplumlar arası ilişkilerde de aynıdır. Bugün, ferdiyetçiliği esas alan kapitalist şuurun adalet sistemine aksetmesinin semeresi olarak menfaat doğrultusunda hukuksal hareketin meşrulaşması oldukça olağan görülmektedir. Menfaat ilişkileri ile tesis edilen totaliter adaletin küresel çaptaki getirilerini güncel olarak müşahede ediyoruz ve şu sonuca varıyoruz: Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi her insanın pek âlâ bir güvencesi, başka bir deyişle küresel adaletin teminatı, değil! Uluslararası ilişkilerde hukuk oldukça topallıyor ve bazen de çelme ile düşürülüp yolda kaldığından adalet geç bile olsa husule gelememektedir.

1948 yılında oluşturulan ve 1953’te yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bugün pratikte Batının menfaat doğrultusunda olmadığı sürece sağlıklı bir geçerliliği yok. Dünya, mülteci krizinin çözümünde Birleşmiş Milletlerin çalışmalarıyla insanlığın Avrupa’dan ne kadar fayda görebildiğini öğrendi. “Medeniyet”, adalet temennisi veren kâğıt üzerindeki bu yaldızlı ilkelere 20.yüzyılda ulaşabildi. Ama İslam bu adalet anlayışı mertebesine 13 asır öncesinde ulaşmıştı: 622 yılı tarihli Medine Sözleşmesi. Her iki sözleşmede de birey hukuku, kültürlerin hukuku ve devlet hukuku arasında denge kurulmaya çalışılmış ve birey, kültür gruplar ve devlet yönetimi hakkındaki sınırlar çizilmiştir. Bu tür sözleşmelerde toplumsal empatinin ve birlikte yaşamanın bilinci görülmektedir. (…) İslam dünyası dışındaki toplumların ancak 1948 yılında İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi oluşturabilmesi ve ayrıca bu beyannamede Medine Sözleşmesinin izlerinin görülmesi insanlığın bu tür sözleşmelere vahiyle ulaşabildiğini göstermektedir. İnsanlık Medine Sözleşmesi gibi bir anlaşmayı kendi kendine yapamamıştır. Tek tanrılı dinlerin ortaya çıkmasıyla birlikte gelen vahiyler, kitaplar, suhuflar vardır. Bu belgelerle yapılan sözleşmeler mevcuttur ama insanların hepsini birleştirebilecek bir sözleşme noktasına İslam medeniyetinin başlangıç döneminde ulaşılmıştır. Medine Sözleşmesi, insanlığın zihinsel olarak o seviyeye geldiğini fakat insanlığın olgunlaşmasının çok öncesinde olması bir vahiy sözleşmesi olduğunu gösterir -insanlık kendi olgunluğunu kısmi olarak 1948 yılında İnsan Hakları Beyannamesi ile göstermiştir.- Bu nedenle Medine Sözleşmesine medeniyet öncesi sözleşme de denilebilir [3].

İslam medeniyetinin beslendiği vahiy ve sünnet kaynaklı sistemler sayesinde Osmanlı İmparatorluğu medeniyetler tarihinde adalet anlayışıyla zirvede yer almıştır. İslam tabanına dayanan adalet sistemi, medeniyetler arası nizam ile hâkim olabilme imkanını vermiştir. 3 kıtada 623 yıl hüküm süren, 20 milyon kilometrekarede 72 milleti imparatorluk egemenliği altında yaşatabilmenin şartlardan biri çağının en iyi adalet sistemine sahip olabilmektir. Fakat bugün İslam milletleri kendi esaslarından ne kadar koptuysa adalet sistemleri de o derece materyalist zihniyetin prensiplerine mahkûm oldu. Nizamı Batının himayesinde arayanlar ilmeği boynuna geçmiş bulur. O mahkûm devletlerin boynundaki ilmek Batı tarafından çekilerek ayaklarını topraklarından kesmek için değildir. Bilakis, bu ilmek sımsıkı tutulur çünkü o mahkûm devletlere boynundaki ilmek ile kendi topraklarını sürdürtüp bereketinden Batılı devletler nasiplenir. Modern toprak fethi stratejilerinden biri budur. İşte bu sebepten ötürü, İslam milletleri olarak külliyen kendi nizamımıza mecburuz. Küreselleşmenin sağladığı maddiyûn doğrultusunda menfaatlerden ve emperyalizmin dimağları zehreden fikir tortularından arınmak suretiyle adalet esası İslami özüne kavuşur. Hakiki adalet anlayışını yeni nesillere kazandırmak için beynelmilel olarak İslam toplumlarında medeni ilişkilerin her cihetinde El-Hakk ve El-Muksit cilvelerine mazhar olabilmek gayesiyle adaleti savunanlara ihtiyaç daimidir. Adaleti savunanlar teşrikimesaide bulunduğunda adalet namına müspet harekete kavuşabilir. Adalet mefkûresinde, salt insan iradesi ile muvaffakiyet gösterilemez. Adaleti savunmak, külli iradeden nasiplenildiği sürece hakiki ve diri olur. Ancak ve ancak İsm-i Adl’ın aydınlattığı bir yol ile müstakimden sapmayarak adalet menziline varılır.

[1] Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, İstanbul 2004, s. 256

[2] Nisâ Sûresi, 135.ayet

[3] Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Toplum Psikolojisi, İstanbul 2010, s. 295-323

Okunma 421 defa
Furkan CANTÜRK

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Yorum Ekle

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuza emin olun. HTML kodları kullanılamaz.

asder logo

Adaleti Savunanlar Derneğinin ilkelerini benimsiyor ve her alanda "adalet"değerini temel alan kural ve uygulamaların gerçekleştirilmesi için mücadele çalışmalarına katılmanın gereğine inanıyorsanız; bizi takip edin...

E-Bülten

E-bültenimize üye olun. Haber ve duyurularımızı kaçırmayın.

Spam göndermiyoruz.

Bu sitede yer alan yazılar, makaleler, haberler yazarların sorumluluğundadır. © 2018 ASDER. All Rights Reserved.

Design & Development by JoomShaper