Perşembe, 16 Temmuz 2026 15:55

ASDER GN.BŞK.AV.NAMIK KEMAL URHAN: YASADIŞI FETÖ/PDY ÖRGÜTÜ VE TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ-RAPOR

 

Av. Namık Kemal Urhan

E.Hak.Kd.Alb.

ASDER Gn.Bşk.

 

YASADIŞI FETÖ/PDY ÖRGÜTÜ VE TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ

ÖRGÜTÜN KISA GEÇMİŞİ

Paralel Devlet Yapılanmasının(PDY) tarihi geçmişi 1960’lı yıllara dayanıyor. Kurucusu olan Fetullah Gülen’in bu tarihte örgütleşme, kendi tabirleri ile cemaatleşme sürecini başlattığı bilinmektedir.

ÖRGÜTÜN YAPISI VE İŞLEYİŞİ

Örgütün görünen yüzü, dini hizmet cemaati, görünmeyen yüzü ise illegal örgüttür. Hizmet cemaati maskesi, örgüt yüzünü örtmek için bir algı operasyonudur. Yapının örgüt boyutunu, sadece örgüt hiyerarşisi içinde yer alanlar bilmektedir. Örgütün örtülü yüzü, cemaat boyutundaki unsurlar için de örtülüdür.

Örgütün cemaat yüzü, il mütevelli heyetleri tarafından yönetilirken, örgüt yüzü il veya kurum imamları hiyerarşisi ile yönetilmektedir. Bu yüzü itibariyle katı bir hiyerarşik disiplin söz konusudur.

Örgüt, üyelerini sadakat ve bağlılık yönünden sınıflandırmıştır. Örgütte dikey bir hiyerarşik yapılanma vardır. İmamlara bağlı zincirler şeklinde teşkilatlanan yapı, yönetici kadro dışındaki her birimi bağımsız hücreler şeklinde örgütlenmiştir. Böylece her bir örgüt mensubu, en fazla bir üst sorumlusunu ve bir altında bulunan örgüt mensubunu tanımaktadır.

Örgüt yöneticileri ve üyeleri faaliyetlerini gizlilik esasına göre yürütmekte ve gizliliği sağlayacak haberleşme yöntemleri kullanmaktadır. Hiçbir hücre diğer bir hücreden haberdar değildir. Böyle bir örgütlenme modelinin geliştirilmesinin sebebi, bir hücre açığa çıksa bile diğer hücrelerin faaliyetine devam ederek deşifre olmamalarını sağlama amaçlıdır.

Ayrıca örgüt içerisinde Fetullah Gülen tarafından atanan ve yalnızca kendisinin bildiği kişilerden oluşan, örgütün iç işleyişini denetleyen ve kendisine rapor eden bir denetleme mekanizması vardır.

Örgütün yapısı ve işleyişi süreç odaklı olarak farklı aşamalardan geçmiştir.

Örgütün Algı Operasyonu: Hizmet Cemaati

Örgüt, ilk aşamada, toplum nezdindeki legaliteyi inşa etmiştir.

Devletin din politikası, toplum-devlet gerilimini beslediği için, bu gerilimden örgüt de payını almıştır. Başlangıçtaki yapılanma ve işleyiş süreçleri bu gerilimin oluşturduğu kabuk içinde sınırlı olarak başlamıştır. İşleyiş, hiçbir zaman devlet aygıtının ezici müdahalesine meydan vermeyecek ölçüde tutulmuştur.

 

Bu aşamada, yapı ve işleyiş, toplumsal taban ile sınırlı tutulmuştur. Yapı sivil toplum bünyesinde gönüllü hizmet unsurlarının örgütlenmesi seviyesinde kalmıştır.

Örgütlenmenin toplumsal boyutunda, legal imkânlar fazlası ile mevcuttur. Şahıslar adına ve ticari legalite içinde, örgüte katkı sağlayabilecek ticari alanlarda faaliyetler ve bu faaliyetlerin gerektirdiği yapılar esastır.

Devlet-toplum din temelli gerilimlerinin yumuşadığı dönemler ile yükseldiği dönemler farklı kullanılmıştır.

Sertleştiği dönemlerde, topluma yatırım yapılmış ve toplumdaki tepkisel karşılığın temsilcisi rolüne ağırlık verilmiştir. Yumuşadığı dönemlerde ise, sivil toplum kuruluşları, medya, öğrenci yurt hizmetleri, basın ve yayıncılık gibi kültür ve hizmet algısını öne çıkaran faaliyetler yaygınlaştırılmıştır.

Örgütün toplumda taban oluşturmasından sonra yapı bir “Hizmet Cemaati” yapısı görünümüne kavuşturulmuştur.

Örgütün görünen yüzü, bu “hizmet cemaati” yüzüdür. Bu yüz kullanılarak görünmeyen yüzdeki bütün illegal faaliyetler örtülmüştür.

Okullaşma Aşaması:

Okullaşma örgütün temel stratejisidir.

Örgüt, devlet-toplum arasındaki din temelli gerilimlerinden beslenen toplumsal tepkileri çok iyi değerlendirmiştir.

Toplumun dini kimliğine mesafeli, soğuk ve hatta zaman zaman baskıcı olan devlet, toplumda devletten ve eğitim sisteminden bekledikleri dini hizmet boşluğunu karşılayacak bir aktör ihtiyacını beslemiştir.

Örgütün toplumdaki karşılığı böyle oluşmuştur.

Bu devlet-toplum ilişkisindeki dini temelli gerilimi tespit eden örgüt, stratejisini bu boşluk üzerine kurgulamıştır.

Işık (talebe) evleri, yurtlar, dershaneler ve okullar aracılığıyla ulaştığı gençleri maddi ve manevi yönden istismar ederek, belli bir süreç dâhilinde kendine bağlamaktadır. Özellikle yurt hizmetleri, basın-yayın ve medya hizmetleri ile toplumun dini ihtiyaçlarını karşılayan ve bu konuda toplum nezdindeki devlet boşluğunu dolduran bir imaj çizerek, hem toplumda ve hem de devlet kurumlarında bir algı operasyonu yapmıştır.

Eğitim sisteminin yol açtığı bütün boşlukları birer fırsat olarak kullanmıştır.

 

Resmi eğitim süreçlerinden geçen çocuklarındaki dini ve ahlaki yozlaşmayı gören aileler, toplumda yaşanan bu çözülmelerden çocuklarını korumak ve kurtarmak için, çocuklarını emanet edecekleri güvenilir mecralar arayışı içindedir. Bu arayışa karşılık oluşturmak fırsatını kullanan örgüt, toplum ile kendi yurtlarında kalan, kendi basın ve yayınlarını okuyan, kendi medyasını izleyen bir bağ kurmuştur.

Ailelerin arayışına karşılık oluşturan yurt sistemi, devlet nezdinde de bu yurtlar bir doktrine etme merkezi olarak değil, yurt hizmetleri olarak algılanmaktadır.

Toplum algısında, cemaat yurtları, ailelerde, çocuklarının okuduğu bilim ve fen boyutuna, maneviyat boyutunu katan bir yapı imajı oluşturmaktadır.

Eğitim sisteminin nitelik odaklı olmayıp, bilgi odaklı olması, dolayısıyla da eğitim süreçlerini nitelik değil bilgi ölçen bir sınav sistemi ile yürütmesi, gerek eğitim kademeleri arasındaki geçişlerde ve gerekse, devlet kadrolarına atamalarda, bilgi artıran özel dershane sistemini bir ihtiyaç haline getirmiştir. Örgüt bu ihtiyaca en kapsamlı cevap veren dershaneleri ile toplum arasında hem ekonomik, hem de eğitim bağı ve beraberinde sosyal, kültürel bütün bağları oluşturmaya başlamıştır.

Örgüt dershanelerle de kalmamış, özel ilk, orta ve yükseköğrenim kurumları şeklinde, eğitim sisteminin bütün kademelerinde mevziler elde etmiştir.

Uluslararası bilim olimpiyatlarında alınan ödüller, toplumun varlıklı kesimlerinin çocuklarının özel okullara ve dershanelere akmasına yol açmıştır.

Öyle ki, adeta son on yıl içinde, bu dershanelerin ve eğitim kurumlarının tezgâhından geçmeyen öğrenci kalmamıştır.

Bir ülkenin eğitim sistemi, kuşaklar arası dönüşümün temel kaynağı ve dinamiğidir. Eğitim sistemini doğru kuramayan bir millet, yetişen kuşakları, kötü stratejilere yem eder.

Eğitim kurumlarının dış ülkelere de yaygınlaşması ile eğitim yoluyla, küreselleşme aşamasına geçilmiştir.  

Bürokratikleşme Aşaması:

Dini tabanlı faaliyetleri ile toplum nezdinde kabul gören örgüt, eğitim tabanlı faaliyetleri ile de toplum nezdindeki meşruiyetini iyice pekiştirirken, devlet ve kurumları nezdinde de meşruiyet kazanmaya başlamıştır.

Devletin bürokratik yapısı içinde, görünüşte devlet bürokratı, gerçekte ise örgüt ajanı olan ve bürokratik işleyişi örgütsel amaçlar doğrultusunda bir işleyişe dönüştüren bir yapı tedricen inşa edilmiştir.

 

 

Yukarıda açıkladığımız eğitim yapılanmasında tam bir başarı sağlayan örgüt, eğitim kurumlarını adeta bir emme-basma tulumbası gibi kullanmıştır. Toplumdan emdiği öğrenci kitlesini doktrine edip, kitlesel olarak bürokrasiye ve toplumun bütün yapılarına pompalamaya başlamıştır.

Bileşik kaplar deneyindeki, bir yandan boşaltılan suyun, bileşik kaplarda aynı yükseltide dengelenmesi gibi, eğitim kurumlarının ürettiği kuşaklar, devletin ve toplumun bütün mekanizmalarında yükselmeye ve belli bir seviye kazanmaya başlamıştır.

Bu aşamada, toplumda, devlet ve bürokrasi içinde ortaya çıkan kuşak çatışmalarına ise, sayı ve güç üstünlüğü ve Makyavelist yöntemlerle karşılık verilmiştir.

Mesela, 28 Şubat sürecinde tasfiye riski ile karşı karşıya kaldıkları zaman, hedef şaşırtma yöntemi uygulamışlardır. Herhangi örgütsel bir ilişkisi bulunmayan, toplumun Türk Silahlı Kuvvetlerine yansıması olan dindar, geleneksel ve milliyetçi subay ve astsubayları, “Fethullahçı” veya şu ve bu illegal örgüt mensubu gibi fişleme yaparak, kendilerini bunlarla maskeleyip, kendilerine bedel bu insanların tasfiyesini sağlamışlardır.

15 Temmuz’daki direncin altında, bu tasfiye edilen, yine TSK’nın bir parçası olmaya devam eden kişilerin rolü büyük olmuştur. Çünkü bunların gerçek dindar olmadığı, dini araçsallaştırdıkları, darbeci amaçlarla yapılandıkları bu kimseler tarafından deşifre edilmiş ve toplumdaki kafa karışıklığı giderilmiştir.

Sınav sisteminin ele geçirilmesi ile yeni bürokrat kuşaklar, büyük ölçüde kendi unsurlarından oluşturulmuştur.

Geçmiş dönemden kalma bürokratik kadrolar ise farklı kumpaslarla tasfiye edilmiştir. Kalan artıkların tasfiyesi ise atiye bırakılmıştır.

Ancak çatışma, zannedildiği gibi, cemaat ile dindar olmayan, seküler, laik, liberal, ulusalcı kesimler arasında değil, bilakis cemaat ile dindar, muhafazakâr, milliyetçi, geleneksel kitle arasında yaşanmıştır.

Örgüt, her zaman gerçek dindar, muhafazakâr, milliyetçi insanları tehdit olarak algılamıştır. Nitekim 15 Temmuz’da da ordu ve emniyet güçleri ile bütünleşerek darbeyi engelleyen kesim de büyük ölçüde, dindar, muhafazakâr, milliyetçi kesimler olmuştur. Bu anlamda örgütün tehdit algılamasının doğru olduğu ortaya çıkmıştır. Dini kullanarak bu kitleyi pasifize edeceklerini düşünmeleri yanıltıcı olmuştur.

Bu millet samimi dindardır. Bu darbe girişiminin Mısır’da yaşanan darbenin, dolayısıyla o darbenin arkasındaki stratejinin bir tezahürü olduğunu basireti ile teşhis etmiştir. Bu sebeple, örgütün dini araç olarak kullandığını anlamış ve bilakis gerçek din adına tavır koymuştur.

Siyasallaşma Aşaması:

Toplumla gerçekleştirdiği etkileşimin siyasete yansımaları da ortaya çıkmaya başlamıştır. Toplumca bunca meşru olan ve güvenilen bir sözde cemaatin, bu toplumsal tabanından siyasi olarak yararlanmak, siyasilerin en sağından, en soluna kadar cazip bir seçim yatırımı haline gelmiştir.

Öyle ki, cemaat bütün toplumsal ve siyasi dinamikleri arkasına almış, yedikçe büyüyen, büyüdükçe daha çok yiyen bir fil misali, döne dolaşa azmanlaşmaya başlamıştır.

Artık, sadece oy deposu bir tabana sahip bir cemaat değil, belediyeler, parti il-ilçe başkanlıkları ve milletvekili bazında siyasi sisteme de dâhil olmaya başlayan bir cemaat vardır artık.     

Paralel Yapı Aşaması:

Kamuda görev almak veya görevde yükselmek için yapılan sınav sorularını çalarak kendi mensuplarına veren örgüt, kamu kurumlarında haksız şekilde kadrolaşmaya başlamıştır. TSK, emniyet teşkilatı, Millî İstihbarat Teşkilâtı ve yargı organlarını besleyen okul ve sınav sistemlerini ele geçiren örgüt, tüm kamu kurum ve kuruluşlarına; özellikle stratejik birimlere  (personel, istihbarat, özel kalem, bilişim, muhasebe vb.) yerleşmeye başlamıştır.

Bu aşamada örgüt, kurumsal boyutta devletin bütün kurumlarına paralel yapılar oluşturmuştur.

Eğitim kurumları başta olmak üzere, emniyette, istihbaratta, yargıda, orduda ve sağlıkta normal devlet hiyerarşisini temsil eden konumlarda, örgütü temsil eden kişiler yer almaya ve kendi aralarında dikey ve yatay hiyerarşi içinde örgütlenmeye başlamışlardır.

Artık bu kurumların bütün fonksiyonları, örgütün değirmenine su taşıyan birer çarka dönüşmüştür.

Bütün bu kurumsal paralel yapıları bütünleştirdiğimizde, karşımıza devlet değil, devlet görünümlü paralel bir yapı çıkmaktadır. Ancak herkes, kendisini devlet ile muhatap zannetmektedir. Ve örgüt çıkarına, yapılanmasına, kadrolaşmasına yönelik işleyiş akışlarının ürettiği idari, adli, sağlık gibi işlemler, hukuka aykırı olduğu halde, adaletin güvencesi olan kurumlara müracaatlardan son derece tartışmalı kararlar ve uygulamalar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu ise, devlete mal edilerek, devlete olan güvenin yıkılmasına ve hatta isyana yol açmaktadır.

Terörle mücadeledeki zaaf ve aksaklıkları düşünelim. Sınav sorularının çalınmasını, kumpas davalarını ve bu uygulamalarda, sağlık sisteminin, adli tıp sisteminin, istihbarat sistemlerinin örgüt odaklı olarak fonksiyon kazandıklarını düşünelim. Karşımızda, hâkim, savcı, doktor, polis vs. yok. Üzerlerindeki elbise, Cüppe, oturdukları makam birer maskeden ibaret. Sadece meşru devlet algısı oluşturuyor.

TSK’DA ÖRGÜTLENMESİ:

Örgüt, yukarıda açıklanan toplumdan devlet kadrolarına uzanan tüm sistemlerini, çok daha rafine, makyavelist ve takiyyeci yöntemlerle, algı yönetimi teknikleri ile Türk Silahlı Kuvvetlerinde kadrolaşmaya yöneltmiştir.

TSK’da mevcut unsurları ile TSK’nın denetim mekanizmalarını ve hassasiyetlerini deşifre ederek, bu denetim mekanizmalarından ve hassasiyetlerden kaçacak her türlü örtme yöntemini kullanmıştır.

Ayrıca, TSK’ya giriş için gerekli ve aranan tüm referansları oluşturmuştur.

Askeri okullara giriş sınavları için, teke tek sınava hazırlama sistemini uygulamıştır.

Referans olması için, seküler kimliği olan özel dershanelere kayıt yaptırılmıştır.

28 Şubat sürecinde, dikkatleri kendi üzerinden başka yöne çevirerek ve böylece TSK’da temizlik adı altında tasfiyelerle, kendini maskeleyen örgüt, tam bir Atatürkçü takiyye sistemi uygulamıştır.

Böylece koruduğu alt ve orta rütbedeki unsurları kritik makamlara atanma düzeyine geldiğinde, aynı süreçte yapılandığı askeri yargı, askeri sağlık ve sivil yargı sistemlerini koordine ederek, kritik makamlarda bulunan TSK personeline karşı dava sürecini başlatmıştır.

Gerçekte, davalar kumpas davalardır. Örgüt medya organları aracılığı ile demokratik yollardan iktidara gelen hükümete karşı bazı darbecilik sabıkası bulunan kişilerin darbe hazırlığı imajlarını körükleyerek, hükümeti darbelere karşı pozisyon almaya yöneltmiş, açılan kapatma davası, e-muhtıra ve darbe hazırlıklarını kullanarak, adeta bir kurtarıcı rolünde, darbe davaları açılmaya başlanmıştır.

Başlangıçta, gerçekte 28 Şubat Postmodern darbeleri içinde etkili olmuş ve AKP’nin iktidara gelmesinden sonra muhafazakâr iktidara karşı tavır koyan ve bazı darbe girişimlerinde adı öne çıkanlar hakkında başlatılan soruşturma ile gerek toplum ve gerekse siyasi iktidar nezdinde darbecilere karşı meşru bir dava süreci algısı oluşturulmuştur. Daha sonra, bu soruşturmaya, darbelerle ilgisi bulunmayan, ancak kendi kadrolarına açacağı makamlarda bulunan personeli belli aşamalarla davaya dâhil ederek, boşalan kadroları işgal etmeye başlamıştır.

Bu davanın hazırlık süreçlerindeki savcı ve hâkimler ve emniyet teşkilatındaki unsurlar ise organize olarak çalışan ve bir hukuki süreç değil, örgütlenme ve kadrolaşma süreci yöneten unsurlardır.

Askeri okullarda ve TSK’nın kritik yetkili makamlarında yer alan örgüt mensubu unsurlar, tıpkı devletin bütün kurumlarında olduğu gibi TSK içinde de, faaliyetlerini birinci derecede örgütsel doğrultuda yapmaya başlamıştır. Askeri hizmet gerekleri ise, örgütün amaçları ile sınırlı kalmıştır.

Mensuplarını terfide aranan niteliklerle veya böyle niteliklere sahip imajı ile donatırken, buna mukabil rakip personele karşı da defans oluşturacak yöntemleri devreye sokmuştur.

Askeri öğrencilerden, örgütle bağlantısı olmayanlar, süreç içinde tasfiye edilmişlerdir.

Tasfiyede, hukuki alt yapı oluşturulmuş, “fiziki dayanıklılık testi” adı altında mobing uygulamaları ile öğrencilere hatalar yaptırılmış, seri disiplin cezaları verilerek öğrencilikle ilişkileri kesilmiştir.

Birçok öğrenci ise, maruz kaldığı mobing uygulamaları sonucu velisi ikna edilerek kendiliğinden okuldan ayrılmış gibi işlem yapılmıştır.

Bu öğrenciler, sağlık dışındaki sebeplerle ilişikleri kesildiğinde, öğrenim giderlerini tazmin etmekle baş başa kalmışlar, kumpasın farkında olmayan aileler, bu maddi tazminatlar karşısında çocuklarını suçlamışlar ve bu askeri öğrenciler çok ağır travmalar yaşamıştır ve halen de yaşamaya devam etmektedirler. 15 Temmuz’a kadar tasfiye edilen öğrencilerin çoğu böyle bir kumpasa kurban gitmişlerdir.

Örgütün TSK bünyesindeki kadrolaşmasında, tasfiye edilen öğrencilerin muhafazakâr yapıları dikkat çekmektedir. Bu öğrencilerin tek suçu, örgüt içinde yer almamalarıdır.

Bu öğrencilerin tasfiyesi iki amaçla yapılmıştır: Öncelikle, TSK’nın gelecekteki kadrolarını, şimdiden güvence altına alma amaçlıdır. İkinci olarak da, bir algı operasyonudur. Muhafazakâr kimliği ile öne çıkan öğrencileri tasfiye edenler, kendilerini üst ve amirleri nezdinde irtica ile mücadele eden Atatürkçü personel şeklinde algılatmışlardır. Tıpkı, 28 Şubat sürecinde yapıldığı gibi.   

ALINACAK ÖNLEMLER

TSK’nın güvenlik duvarının delinmesinde, temel etken, geçmişte yapılan hatalı uygulamalar olmuştur.

TSK’nın, Türk milletinin kimlik bileşenlerinden birisi ve hatta en önemlisi olan dini kimliğe sağlıklı ve yeterince eğilmemesi, kimi dönemlerde ise kurumsal boyutta değil, ancak kişilerin kurumu da bağlayıcı kişisel uygulamaları sonucu gerek TSK bünyesinde ve gerekse toplumdaki TSK imajında sağlıklı bir dini anlayış geliştirilmesini önlemiştir.

Yaratılışta doğasına işlenmiş, kaçınılamaz, vazgeçilemez, onsuz edilemez inanma duygusu, ne yapılırsa yapılsın insandan yok edilemez. Doğru din anlayışından mahrum bırakıldıklarında insanlar inançsız kalmıyorlar, sapkın da olsa mutlaka bir şeye inanıyorlar. Hatta ateizm, nihilizm, agnostisizm gibi dini kabul etmeme veya dinden kopuk bir hayat sürme anlayışları bizatihi birer din haline gelebilmektedir. İnsan bu doğası gereği bir inançtan kaçamamaktadır.

Her türlü milli ve ahlaki mükellefiyetlerin temelinde olan dinin yozlaşması ve toplumsal çözülme de bu noktada başlamakta ve doğru dinin boşluğunu sahte, araçsallaştırılan, istismar edilen dini anlayışlar doldurmaya başlıyor.

Silahlı Kuvvetler gibi bir kurumda ve üst düzey rütbelerde dahi, "kâinat imamı" "kutsal insan", "büyük efendi", "metafizik âlemle ve öbür tarafla istişare etme özelliği olan", "Mehdi", "Mesih", "kutsal kişi", "muhterem", “hoca efendi” gibi kişi kültü anlayışı etrafında ve İslam’ın inanç esasları ile taban tabana zıt bir yapılanmanın gerçekleşmesi, TSK mensuplarının doğru İslam ile alakalı sağlıklı bir bilgi ve anlayış noktasındaki eksikliklerinin bir göstergesidir.

TSK, mensuplarını dinden koparmak isteyenlerle, kendi dini söylemleriyle boğmak isteyenler arasında kalmıştır.

Bir şeyin istismarının önlenmesinin tek yolu vardır: O şeyin asliyetinin, doğrusunun ortaya konulması.

Doğru İslam bilindiğinde, İslam’ı istismar edenlerin dikte ettiği yanlışlar da kolayca teşhis edilecek ve istismar zemini bulamayacaktır. İslam’ın bütün emirlerini takiyye adına ayaklar altına alıp, İslam’ın içini tamamen boşaltarak, İslam’a hizmet ettiklerin iddia edenlere inanmak, tamamen İslam’ı bilmemekten kaynaklanmaktadır.

İslam dini, Türk milletinin kimlik bileşenlerinden biridir. İslam dinini en doğrusu ile bilmesi gereken kurumların başında Türk Silahlı Kuvvetleri gelmektedir. Çünkü “ölürsem şehit, kalırsam gazi” inancı üzerine kurulu bir kurum, doğru İslam’ı bilmediğinde, aynı inancı, vatan için, bayrak için, devlet için, bağımsızlık için değil, 15 Temmuz’da görüldüğü gibi, devleti dine düşman olarak gösterip, istismar edenler çıkabilmektedir.

TSK mensupları, doğru İslam bilgisine sahip olduğu müddetçe, çekirdekten yetiştirilerek bünyeye sızdırılanlar dahi, yanlışlarını anlayıp, bu tür örgütlerin istismarlarından kendilerini kurtaracaklardır.

Bugün TSK ile dinin geçmişteki hatalardan beslenen kalıplaşmış soğukluğuyla kendini biçimlendirmiş pek çok toplum kesimi vardır. Bu durum, TSK ve millet arasındaki bu görece soğukluktan nemalanabilecek yapılara kapı açılabilmektedir.

Günümüz modern ordularında en etkili motivasyon olarak din kurumu kabul edilmekte ve bu gerçeğin, kurum içindeki mekanizmaları teşkil edilmiş ve işler tutulmaktadır.

TSK, kritik bazı açılımlarla, dini istismarların toplum tabanından başlayıp, başta TSK olmak üzere devletin tüm kurumlarına dini inanç adı altında yayılmasına engel olabilir.

Bu anlamda yapılacak açılımlar, bahsettiğimiz TSK-toplum soğukluğunu giderecek, Ordu-Millet bütünleşmesini besleyerek, iç ve dış tehditlere karşı sarsılmaz bir direnç inşa edecektir.

28 ŞUBAT MAĞDURİYETLERİNİN GİDERİLMESİ İÇİN ALINACAK TEDBİRLER

Mahkemelerce darbe girişimi olduğu kabul edilen 28 Şubat dönemi askerlerin mağduriyetlerini genel olarak 2 grupta incelememiz mümkündür.

1 – Yargıya kapalı işlemlerle (YAŞ kararı) ihraç edilmek suretiyle mağdur edilenler. Bu grubun mağduriyetlerinin kısmi olarak giderilmesi için 6191 Sayılı Kanun çıkarılmış ise de, başlangıçtan itibaren ve zaman içinde gelişerek bu kanunun mağduriyetlerin giderilmesine yeterli olmadığı, hatta 15 Temmuz hain darbe  girişimi sonrası çıkarılan kanun ve Anayasa Mahkemesi kararları ile mağdur grupları arasında çok büyük oranda eşitsizlik ortaya çıkmıştır. Şöyle ki, 6191 Sayılı kanun ile YAŞ kararı ile ihraç edilen askerlere emeklilik hakkı, silah ruhsatı, pasaport ve ayrıldıkları rütbe üzerinden kimlik verilmiş ise de;  Kamu Denetçiliği Kurumunun 19.04.2019 Tarih ve 2019/1232-S.1861 Başvuru No; 2018/10627 sayılı karar ile 28 Şubat mağduru askerlerin mağduriyetinin giderilmesi yönünde tavsiye kararı alınmış; bu karar TBMM Başkanlığına, Milli Savunma Bakanlığına ve İçişleri Bakanlığına iletilmiş ise de, özellikle adı geçen  Bakanlıklardan gelen cevabi yazılarda, konunun çözümünün yasal düzenleme gerektirdiği belirtilmiştir.

15 Temmuz Hain FETÖ Darbe girişimi kapsamında görevden alınanlar için 7075 sayılı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu kurulması hakkında KHK Değiştirilerek kabul edilmesine dair Kanunun 9.Md. göre Komisyon inceleme sonucunda başvurunun reddine veya kabulüne karar verebilir”.

Kanunun 10/(1). Maddesine göre ise “………başvurunun kabulü hâlinde karar, kadro veya pozisyonunun bulunduğu kuruma, yükseköğretim kurumlarında kamu görevinden çıkarılan öğretim elemanları için Yükseköğretim Kurulu Başkanlığına bildirilir. Kamu görevine iade edilmesine karar verilenlerin eski kadro veya pozisyonuna atanması esastır.

İlgililerin kamu görevinden çıkarılmasına ilişkin kanun hükmünde kararname hükümleri, bu fıkrada belirtilen kişiler bakımından tüm hüküm ve sonuçlarıyla birlikte ortadan kalkmış sayılır. Bu kapsamda göreve başlayanlara, kamu görevinden çıkarılma tarihlerini takip eden aybaşından göreve başladıkları tarihe kadar geçen süreye tekabül eden mali ve sosyal hakları ödenir.

7087 S.K.’un ilgili hükmünün Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi sonucu, ayrıca tazminat da almaya başlamışlardır.

Yukarıda açıklanan kanun hükmüne göre hain FETÖ darbe girişimi ile görevden alınıp, kanun veya komisyon kararı ile göreve dönen personel bakımından uygulanan kanun hükümlerinin, benzer tarzda (Milli Savunma Bakanı tarafından) talebi kabul edilen 6191 S.K. kapsamındaki TSK mensuplarına uygulanmamış olması, İnsan Hakları ve Anayasadaki eşitlik ilkelerine aykırı olmakla birlikte, ilgili personeli derin üzüntüye garketmiştir.

 

Yargıya açık idari işlemlerle ilişiği kesilenlerin ayırma işlemine karşı dava açma haklarının bulunduğu, bir kısmının açtıkları davaların kesin olarak reddedildiği belirtilmekte ise de; 28 Şubat darbe dönemindeki yargının durumu, ayrıca o dönemdeki AYİM’ nin 3 hakim ve 2 kurmay subaydan teşekkül etmesi sebebiyle, bu durumun sonradan İnsan hakları, usul ve kanunlara , “tabii hakim ilkesi” ne aykırı bulunarak değiştirilmesi; hatta daha 15 Temmuz hain darbesi sonrasında AYİM’in yapısı ve üyelerinin adalet ve tarafsızlığını kaybettiği kabul edilerek kapatılmış olması da dikkate alındığında, verilen kararların adaletli olduğundan bahsedilmesi mümkün değildir. Bu sebeple bu gruptaki mağdurlar için de Cumhurbaşkanlığı veya TBMM bünyesinde bir Komisyon kurularak yapılacak inceleme sonucu mağduriyetlerin giderilmesi gerekmektedir.

 

28 Şubat dönemindeki sivil mağdurların mağduriyetlerinin giderilmesi için de benzer uygulamalarda olduğu gibi Cumhurbaşkanlığı veya TBMM bünyesinde kurulacak  Komisyona müracaat ederek, yapılacak inceleme sonucu gerçekten mağdur oldukları anlaşılanların mağduriyetlerinin giderilmesi gerekmektedir.

Son Düzenlenme Perşembe, 16 Temmuz 2026 16:04
Hasan Hüseyin Uludağ

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Yorum Ekle

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuza emin olun. HTML kodları kullanılamaz.

asder logo

Adaleti Savunanlar Derneğinin ilkelerini benimsiyor ve her alanda "adalet"değerini temel alan kural ve uygulamaların gerçekleştirilmesi için mücadele çalışmalarına katılmanın gereğine inanıyorsanız; bizi takip edin...