
YAŞ kararı ile ordudan tasfiye edilen emekli kıdemli albay Mustafa Hacımustafaoğulları 28 Şubat’ın karanlık günlerinde yaşananları Milat’a anlattı. “Cübbeliler apoletlilerden brifing aldı” sözleri ile ordunun yargıyı kullandığını ifade eden Hacımustafaoğulları, “Her şeye rağmen İlker Başbuğ içeriye girdiyse, BÇG zihniyeti ölmüş demektir” dedi.
Postmodern darbe sürecinde büyük mağduriyet yaşayanla kesimlerden biri da ordudan dindar oldukları için askerlerdi. Askeriyeden ihraç edildikten sonra iş bulmakta zorlanan bu eski askerlerin peşini cuntacılar sivil hayta da bırakmamıştı. Belediyelerde ya da özel sektörde iş bulan mağdurlar bu kurumlara yapılan baskılar sonucu işlerinden oluyordu. O dönem yaşananları ASDER Genel Başkan Yardımcısı emekli kıdemli albay Mustafa Hacımustafaoğulları ile konuştuk.
28 Şubat döneminde neler yaşandı? Süreci kısaca özetleyebilir misiniz?
28 Şubat süreci, Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) aracılığıyla yapılan bir darbeydi. 28 Şubat 1997’de Cumhurbaşkanı olan Demirel, halkın ve milletin yanında değil, darbe planları yapan ve bugün Ergenekon’dan hesap veren silahlı bürokrasinin yanında yer aldı. Dolayısı ile 28 Şubat, Post-Modern bir darbe olarak icra edildi.
“Kirletme operasyonu yaptılar”
O dönem fikirlerine katılmayan diğer ordu mensuplarını potansiyel tehlike olarak mı görüyorlardı? 28 Şubat’ın hedefinde kimler vardı?
28 Şubat; dini eğitime, başörtüsüne, İHL’lere, dolayısı ile İslam’a karşı yapılan Post-Modern bir darbedir. MGK’nın o meşhur 18 maddelik bildirisini düşündüğümüz zaman, inançlı olduğu bahanesi ile tasfiye edilen subaylarla yani bizimle alakalı olduğunu görüyoruz. Kendi içinde bir temizlik operasyonu yaptılar. Bu bir temizlik değil de kirletme operasyonudur aslında.
Sizin ordudan ayrılmanızda öne sürülen gerekçeler neydi? Nelerden rahatsızlık duydular?
Silahlı kuvvetlerin içinde organize olmuş bazı güçler, bizim gibi Anadolu çocuklarına bu zulmü reva gördüler. Gerekçeleri eşimin başörtülü olması, namaz kılmam ve çocuğumun İmam Hatip Lisesi’ne gitmesiydi. Tabii o dönem bu zulme dur diyebilecek güçlü bir sivil irade yoktu. Bugün ülkede güzel şeyler oluyorsa, 28 Şubat döneminin ardından gelen bir bilinçlenme olduğundan kuşkumuz yok. O dönem çamurlu sahada maç yaptık ve kazandığımız yetenekler sayesinde bugün dik durabiliyor ve bu konuyu dile getirebiliyoruz.
“Cübbeliler, apoletlilerden brifing aldı”
28 Şubat sürecinin, 12 Eylül darbesinden farkı neydi?
12 Eylül’ün hedefi sol kesimken, milliyetçi kesim de dâhil olmak üzere tüm insanlık bundan zarar görmüştür. Bu nedenle halk davasına sahip çıkmalı ve zulme karşı hep birlikte dur denilmelidir. 12 Eylül darbesi, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in liderlik yaptığı askeri bir darbedir ve MGK darbesi değildir. TSK’nın tamamı yönetime el koymuş, TBMM fesh edilmiş ve ülke yönetimi tamamen askerlerin eline geçmiştir. Dolayısı ile tüm bürokratik birimlere askerler el koymuştur.
Tüm detayları önceden tasarlanan bir organizasyondan mı bahsediyoruz?
Ordu, 28 Şubat sürecinde yargıyı kullanmıştır ve o dönem cübbeliler apoletlilerden brifing almıştır. Hâlbuki yargı bağımsız olmalıdır. Ardından da Kemal Gürüz başkanlığında YÖK ele geçirildi ve zulümlerin seyri değişti.Basın mensupları 28 Şubat lehine yayın yapması için çağrıldı. Sonra da ortaya Müslüm Gündüz, Fadime Şahin ve Ali Kalkancı gibi isimler ortaya çıkarak darbe oyunlarına devam edildi. Bu hava, “28 Şubat yaşanmasaydı, ülke elden gidiyordu” şeklinde devam etti. Buradan, her şeyin bir plan dâhilinde tasarlandığını anlayabiliyoruz.
“Çağdaşlaşma adı altında Laik Batı kültürünü dayatılamaz”
Batı Çalışma Grubu’nun çalışmalarından bahseder misiniz?
Ergenekon çetesinden önce, TSK’nın içinde BÇG (Batı Çalışma Grubu) adlı silahlı bir örgüt oldukça faaldi. BÇG’nin dayattığı Atatürkçülük, Laiklik ve Kemalizm gibi değerler, bizim kültürümüzden, özümüzden gelen terimler değildir. Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren dayatılan bu kavramlar tamamen Batı’dan gelmektedir ve bizim çağdaşlaşmak gibi bir projemiz olamaz. Bunları millete dayata dayata gerçekmiş gibi bir algı oluşturdular. Benim kültürüm bana yeter. Çağdaşlaşma adı altında Laik Batı kültürünü dayatmak, akla, mantığa sığmaz.
Türkiye Laik değil mi?
Türkiye şu anki hali ile Laik değildir. Bu nedenle yeni anayasada devletin resmi ideolojileri yer almamalı. Laiklik ilkesine yer verilmemeli. Çünkü Laikliğin tarihsel sürecine baktığımızda, Kilisenin hegemonyasının kırılması noktasında müspet bir gelişmedir. Burada din adına ruhban sınıfı din adına halkı sömürmeye başlamış ve bunun karşısına da Laiklik çıkmıştır. Dolayısı ile bizim inancımıza tamamen zıt bir kavram olan Laiklikte devlet, dine müdahale edemez. Diyanet İşleri Başkanlığı olmaz ve devlet din adamlarına maaş vermez. Din içten gelen bir kavramdır ve kişilerin inandığı gibi serbest yaşaması şarttır.
“Yeni Anayasa’da Kuran-ı Kerim’e aykırı hüküm olmamalıdır”
Yeni anayasada gözetilmesi gereken en önemli husus ne olmalıdır?
Kırmızı Kitap denilen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ni ele aldığımızda, devletin en üst güvenlik belgesidir. Devletin özgürlüğü için bazı durumlarda kısıtlamaya gidilmektedir. 12 Eylül anayasası, kişilerin özgürlüklerini kısıtlayan ve devleti kutsayan bir anlayışa sahiptir. Hâlbuki bireyin özgürlükleri ön planda olmalıdır ve anayasa insan odaklı olmalıdır. Yeni yapılacak Anayasa’da Kuran-ı Kerim’e aykırı hiçbir hüküm olmamalıdır. Bunu istemek en önemli hakkımızdır ve bu konudaki tavrımızı net bir şekilde ortaya koymalıyız. 12 Eylül anayasası, devleti kutsallaştıran ve gözeten bir anlayışa sahiptir. Hâlbuki vatandaşın özgürlük ve hakları esas olandır ve Anayasanın insan odaklı olması gerekir.
Dönemde hiyerarşik düzenin bozulduğunu ve BÇG üyelerinin yetkili bir konuma getirildiğinden söz edebilir miyiz?
Dönemin emir-komuta zinciri ile ast-üst ilişkisi ciddi anlamda bozuldu. BÇG ajanı bir Çavuş, TSK’daki bir Orgeneral’den daha yetkili bir konuma getirildi. BÇG, Silahlı Kuvvetler’deki disiplini ciddi anlamda tahrip etti. Bu tahribatın ardından hala tam olarak normale dönülmüş değil.
“Gümüş yüzüğü bile irtica olarak nitelendirdiler”
28 Şubat döneminde 10 binden fazla personel dini inançlarından dolayı tasfiye edildi. Bu tasfiye sürecinde nelere dikkat ediliyordu?
Bu tasfiyelerde BÇG’nin raporları referans alındı ve tasfiyelerde inanç en önemli faktör olarak karşımıza çıktı. İslama yakın olan her şey düşman olarak görünüyordu. Namaz, oruç gibi ibadetlerine önem vermesi, eşinin başörtülü olması, çocuklarının İHL’ ye gitmesi, içkili kokteyllere katılmamak gibi unsurlar düşman olarak göründü ve tasfiye sürecinde etkin rol oynadı. Hatta gümüş yüzüğü bile irtica olarak nitelendirdiler.
BÇG hangi yöntemleri kullanıyordu?
Birçok işkence metodu kullanıyorlardı. Ayıca yasal olmayan yollarla da işkencelerine devam ettiler. Yalan Makinesi gibi hukuki hiçbir dayanağı olmayan yollara da çekinmeden başvurdular. Lojmanlara giriş için verilen kartlarda da başörtüsüne zorluk çıkartıyorlardı. 20 yıldır aynı şeyler gündemde. Yok, eşinin başörtüsü, yok çocuğunun okulu derken, bahaneler bitmek tükenmek bilmedi. Ardından, komutanın karargâhında saygısız tutum takındığıma dair tutanağın tutulduğu ve ipleri koparan olay vuku buldu. Karargâhtayım ve bu bahanelerle bana Tuğgeneral tarafından ‘Dışarı Çık’ denildi. Ben dışarı çıktım fakat kapıyı bir çarptım, karargâh yıkıldı.
“Başbuğ şu anda içerideyse, bu zihniyet ölmüştür”
Bu olayın ardından ne oldu?
Askeriyede Tuğgeneral’e öyle bir yücelik atfederler ki kimse onun sözünün üzerine söz söyleyemez. Karargâhta, üstün ırktan doğan, diğerlerini köle gibi gören bir anlayış söz konusudur ve burada firavun zihniyeti vardır. Bu olayın ardından General’i bıçakladığıma, vurduğuma dair dedikodular türedi. Hatta köylünün biri gelip, Tuğgeneral’i nasıl öldürdüğümü anlatmamı istedi. Yalan ve dedikodu dalgası bu şekilde hızla yayıldı, daha sonra da Tuğgeneral’in kanserden öldüğünü duyduk. Biz ise Allahın izni ile hala hayattayız. Ayrıca her şeye rağmen İlker Başbuğ içeriye girdiyse, bu zihniyet kısmen de olsa ölmüş demektir.
İnancı yaşayanların terörist muamelesi gördüğü karanlık bir dönem miydi?
İnsanları yaşam koşulları ve zihniyetlerine göre damgalamaya başladılar. Ben dindar olduğum için ‘İrticacı’ oldum. Kürt kökenli vatandaşlar ise sadece etnik kökeni nedeni ile ‘Bölücü’ olarak yaftalandı. Toplum bu şekilde kamplara ayrıldı ve bunu yapan da, Kırmızı Kitap olarak bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’dir. Resmi ideoloji adı altında asıl bölücülüğü yapan bu kitaptır ve malum manşetleri attıran zihniyet te budur.
“O manşeti atan ve attıranlar askerlerdi”
BÇG ne kadar etkiliydi? O dönem atılan bazı manşetler BÇG’nin eseri miydi?
O dönem, karargâhtan talimat alan gazeteci ve yargı mensuplarının varlığı mutlak gerçektir. 28 Şubat’ta atılan ‘Topyekûn Savaş’ gibi pek çok manşet BÇG’nin eseriydi. Savaş askeri bir terimdir ve bir gazetecinin kullanacağı bir kelime değildir. Dolayısı ile o manşeti atan ve attıranlar askerlerdi. BÇG, ideolojik bir gruptu ve her görüşten insanlara yer verilmişti. Seküleri, ateisti, solcusu, sağcısı, milliyetçisi ile birçok kesim menfaat dayanışması ile bu yapının içinde yer alıyordu.
Batı Çalışma Grubu’nun faaliyetleri sürüyor mu?
Ülkeyi bitirmek isteyen zihniyet ya da zihniyetlerin faaliyetleri hala sürüyor. Buna en son Uludere’de şahit olduk. Orada yaşanan katliam, hükümet ve MİT’i zorda bırakmak için alenen tezgâhlanmış bir komploydu. Burada, dış ülkelere uzanan MOSSAD ve CIA gibi bağlantılarından söz edilebilecek kadar büyük bir organizasyondan bahsediyoruz. Bu bağlantılar deşifre edilmeli ve bu katliamın sorumluları bir an önce ortaya çıkartılmalıdır.
“TSK’ya olan baskı sürüyor”
Karadayı, Kıvrıkoğlu ve Büyükanıt gibi isimlerin emekli oldukları halde toplantılarına devam ettiklerini duyuyoruz. İsmen biten BÇG zihniyeti hala sürüyor mu?
Biz onlara ‘Fenerbahçe Orduevi Cemaati’ diyoruz. Bunlar Türkiye’nin en tehlikeli cemaatidir. İsmail Hakkı Karadayı, Hayri Kıvrıkoğlu, İlker Başbuğ ve Yaşar Büyükanıt emekli oldular. Fakat Fenerbahçe Ordu Evi’nde toplanan bu isimler, Batı Çalışma Grubu olarak TSK’ya olan baskıyı sürdürüyor.
Tehlike hala sürüyor mu?
Şu anda darbe tehlikesi hala sürüyor. Fakat böyle bir tehlike halinde, darbecilerin karşısına ASDER olarak ilk dikilecek kişiler de biziz. Dindar oldukları için tasfiye edilen on binlerce asker şu anda ülkenin dört bir tarafına dağıldı. O tankları bu memlekette bir daha yürütmeyiz. Hak ve özgürlükleri temel alan köklü bir anayasa değişikliği ile Batı Çalışma Grubu ve zihniyeti son bulacaktır.
“Silahlarını ülkelerine doğrultmuşlardı ki, Allah fırsat vermedi”
Ellerinde imkân olsa, yine böyle bir darbeye teşebbüs ederler mi?
İrtica yaygarası koparacaklarsa gidip Çarşamba’dan, İsmailağa’dan görüntü alıyor ve yaygarayı koparıyorlar. Şimdi bu cemaat düşmanlarından şu anda tutuklu bulunan Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Bilgin Balanlı, Eskişehir-Bilvanis’te hava keşfi yaptırmış. Burada Menzil Tarikatı’nın bir kolu olduğunu biliyoruz. Peki, hava keşfi neden yapılır? Tabii ki taarruz edilecek yerin keşfi yapılır. Şu anda Esad’ın Suriye’yi bombaladığı gibi, bunlar da silahlarını kendi ülkelerine doğrultmuşlardı ki, Allah fırsat vermedi.
Bu planları tasarlayanlar kimler?
Bunu tasarlayanlar, az önce Fenerbahçe Ordu Evi Cemaati olarak ismi geçen kişilerdir ve bunlar Türkiye’nin en tehlikeli cemaatidir ve yaptıklarının hesabının sorumalıdır. İlker Başbuğ’un o dönemde ‘Boru’ dediği Lav Silahları felan, bunların hepsi milletin silahlarıdır. 1997’de yürüyen o tank, o adamın babasının tankın değildi. Milletin parasıyla alınmış milletin tankıyla, milletin üzerine yürüdüler. Bu ülke bunları yaşadı. Dolayısı ile bundan sonra, o silahları bize doğrulttukları anda, silahı elinden alıp, tekmeyi basmamız gerekir.
“Askeri kanatta da ciddi yaralanmalar oldu”
28 Şubat süreci dediğimizde, aklınıza ilk gelen olay nedir?
Bu zulmün askeri kanadında da ciddi yaralanmalar söz konusu oldu. O dönemde öyle zulümler yaşandı ki, kendi derdimizi bıraktık, çevremizin dertleriyle dertlenmeye başladık. Sokaklarda başörtülü avına çıkılan 28 Şubat döneminin karanlık günlerinde çevreden duyduklarımız yüzünden dert babasına döndük.
Yapılan haksızlıklar karşısında bir şeyler yapmaya çalıştınız mı?
İslami değerleri referans alarak yaşayan ordu mensuplarına inancından dolayı büyük bir operasyon yapıldı. , bu şekilde askeriyeden binlerce kişi tasfiye edildi. Biz ASDER (Adaleti Savunanlar Derneği) olarak sadece kendi mağduriyetlerimiz noktasında değil, toplum genelinde ortaya çıkan birçok hak ihlallerine karşı faaliyetlere başladık. Ergenekon, Balyoz’un yanı sıra, TSK içindeki yanlış yapının deşifre edilmesi konusunda da, ASDER olarak çalışmalarımız hala sürmekte.
“Yeryüzünde İslam Birliği’nin kurulmasını hedefliyoruz”
Çalışmalarınızdan biraz bahseder misiniz?
Çalışmalarımız sadece Türkiye ile sınırlı değil. Biz ASDER olarak yeryüzünde ‘İslam Birliği’nin kurulmasını hedefliyoruz. İslam dünyasından gelen ve seçilmişlerden oluşan bir Parlamenterler Meclisi ve bu meclisin içinden çıkmış bir icra heyeti olması gerekir. Ayrıca, İslam ülkelerinin sorunlarının çözülmesi için bir Adalet Divanına da ihtiyaç vardır. Neden Avrupa Birliği var, İslam Birliği yok? Kendi sorunlarımızı yine kendi içimizde çözmeliyiz. Müslüman önce kendine inanmalı ve neye inandığını bilmelidir.
Müslüman Coğrafyasının en büyük eksikliği nedir?
Filistin’de İsrail, Doğu Türkistan’da Çin zulmü derken dünyanın birçok bölgesinde müslümanlar sahipsiz kaldı. Bir kaç sene önce katıldığım İslam Konferansında yaptığımız sunumda, Filistin’de düzenli bir ordu kurulması gerektiğini vurguladık. Bu son derece yerinde bir tespittir ve oluşturulacak düzenli bir ordu ile birlikte Filistin’in kurtuluşu mümkündür.
“Milli Güvenlik dersleri kaldırılmalı, Asker kışlasına çekilmelidir”
TSK’daki problemlerden bahsedebilir miyiz?
Okullarda okutulan Milli Güvenlik dersleri kaldırılmalıdır. Askeri zihniyetin okullara uyarlanması olan bu derslerin askerlerce verilmesi, öğrencilere yönelik psikolojik harekâttır. “Bu memleketin sahibi askerdir” mantığının zihinlerde yer bulmasını ve biat etmesini sağlamaktır. Okullarda dersleri öğretmenler vermeli ve asker kışlasına çekilmelidir. Ayrıca Milli Savunma Bakanlığı’nın da Genelkurmay çatısından çıkartılması lazımdır. Personel askerlerden oluştuğu için şu anda Bakan İsmet Yılmaz askerlerin hegemonyası altında bulunduğundan sivil düşünemiyor. Bu nedenle Milli Savunma Bakanlığı binası başka bir yerde bulunmalı ve Genelkurmay, Bakanlığa tabii olmalıdır.
TSK’nın reforma ihtiyacı var mı? Atılacak ilk adım ne olmalıdır?
Şu anda yasal mevzuatta Din Subayı olduğu halde, ataması yapılamıyor. Din Subayı’nın görevi askeriyenin dini ihtiyaçlarını karşılamaktır. Fakat kanunda yer aldığı halde Din Subayı’nın ataması yapılamıyor. Ve Peygamber Ocağı olarak bilinen askeriyede ibadet yapmanın önünde hala engeller bulunuyor. Ayrıca Jandarma Genel Komutanlığı’nın statüsü de tartışmalı bir konudur. Şu anda Jandarma asker mi yoksa polis mi? Bu noktanın acilen netleşmesi lazımdır. Jandarma İçişleri’ne bağlanmalıdır. Zorunlu askerlik süresi kısaltılmalı fakat bu süreçte temizlik, çaycılık gibi angaryalarla uğraşılmamalıdır. Bunların yanı sıra askeriyede ciddi bir eğitim verilmelidir. Son olarak iki başlı yargı sistemi son bulmalı ve askeri yargı sistemi kaldırılmalıdır.
Mustafa Hacımustafaoğulları kimdir?
1958 yılında Kütahya’da doğan Mustafa Hacımustafaoğulları, 1980′de Hava Harp Okulu’ndan mezun olarak Hava Kuvvetleri’nde teğmen olarak göreve başladı. 28 Şubat’ta YAŞ kararı ile ordudan atılan Hacımustafaoğulları, 12 Eylül 2011 tarihinde yapılan referandumla, ordudan ihraç edilenlere yapılan iade-i itibar ile birlikte kıdemli albay olarak askeriyeden emekli oldu. Adaleti Savunanlar Derneği (ASDER) Genel Başkan Yardımcılığı görevini sürdüren Hacımustafaoğulları, evli ve dört çocuk babasıdır.
Röportaj: YASEMİN SARITEMUR / Fotoğraf: ÖZLEM TAYLAN

