GENELKURMAY BAŞKANINA AÇIK MESAJ
Sayın Genelkurmay Başkanım, sizin Silahlı Kuvvetler saflarına katıldığınız günden bugüne kadar akla hayale gelmeyecek değişimlerden geçilerek, günümüze gelindi. Değişik zamanlarda, değişik hassasiyetler ön plana çıkartılarak, kendi yapılanması içinde, konjonktüre uygun hareket tarzları geliştirildi. Öyle veya böyle, neticede bu günlere gelinmiş oldu. Bu gün, geldiğimiz noktadan geçmişe insaf ile bakarak, vicdanımızı müsterih kılacak bir şekilde değerlendirme yaparsak, ne görürüz?
Dünyada ve buna paralel olarak ülkemizde gelişen fikir akımları ve ideolojik mücadelelerin etkisiyle Silahlı Kuvvetlerde de kıpırtılar olmuş ve TSK kendini koruma refleksiyle sert tavır, katı tutum içine girerek, bünyesinde temizlik yapmıştır. İlk anda gayet doğal ve müspet bir davranış gibi görünen bu temizlik operasyonları işin içine girildiğinde, hiç de o şekilde görülmemektedir. Bir dönem komünizm, bir dönem faşizm ve son dönemde de irtica paranoyası ile binlerce re’sen veya zorunlu emeklilik…
Özellikle seksenli yılların ortasına doğru, 28 Şubat post modern darbe hazırlıkları süreci içerisinde ve sonrasında binlerce dindar insanın bünyeden kopartıldığını gözlemledik.
Şapkayı önümüze koyup, ciddi ciddi ve insaf ile düşünme zamanıdır.
Siz de, biz de çok iyi biliyoruz ki; türlü türlü yaftalamalarla emekli edilen bu insanlar hiç de yaftalandıkları gibi değildiler!
Hepimiz bu insanları ve babalarını ve dedelerini çok iyi tanıyoruz.
Çanakkale’de; hani Arapça bilenler ellerindeki küçük cüzleri, bilmeyenler ezberlerindeki namaz dualarını okuyorlardı ya, son taarruzlarına başlamadan ve korkusuzca siperden atılıp, şehadet şerbetini içmeden önce. Onlar dedelerdi işte…
7 Şubat 1923, Mustafa Kemal Paşanın Balıkesir Zağnos Paşa Camisindeki hutbesinde “İnsanlara feyz vermiş olan dinimiz, son dindir. Ekmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, hakikate tamamen tevafuk ve tetabuk ediyor. Eğer akla, mantığa, hakikate tevafuk etmemiş olsaydı, bununla diğer kavânin-i tabiiyye-i ilâhiyye beyninde tezad olması icab ederdi. Çünkü bilcümle kavanin-i kevniyyenin menbı Cenab-ı Haktır” diye seslendiği de bunların dedeleriydi.
Allah Allah diyen ordunun askerleriydi bunlar.
Babaları kışla camilerinde Cuma namazlarını kılarlardı.
Bu son nesil de; namazında niyazında, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan, vazifesine düşkün, disiplinli ve son derece dürüst kimselerdi. Genellikle satın alma, kantin gibi akçalı işlere bunlar getirilirdi. Kışlalarda, herkes güvenirdi bu insanlara. O kadar güvenilir insanlardı ki bunlar, tatbikat, seferberlik hallerinde malını, mülkünü hatta çoluk, çocuğunu, namusunu emanet edebileceğin kim var diye düşündüğünde, istisnasız herkesin aklına ilk gelen isimlerdi bunlar. Evet, öyle insanlardı bunlar. Allah korkusu yüreklerine işlemiş. Vazifelerini de ibadet aşkı ve şevkiyle en güzel şekilde yapmaya çalışan, eksiklik ve aksaklık olmasın diye kendilerini parçalayan insanlardı bunlar. Üniformalarını gururla taşırlardı. TSK’ne bir leke gelmesin diye kılı kırk yararlardı her işlerinde…
Bizler bunları çok iyi tanıyoruz. Nasıl tanımayız? Birlikte okuduk askeri mekteplerde. Aynı koğuşta yattık. Aynı yemekhanede, aynı masayı paylaştık. Aynı dershanede, aynı eğitimi aldık. Terlerimiz ve gerektiğinde kanlarımız birbirine karıştı. Beraber, yan yana diploma ve rütbe terfi törenlerinde bulunduk. Bunlar bizim Kuleli’de, Işıklar’da, Maltepe’de, Teknik Okullar’da ve Harp Okullarında sınıf arkadaşlarımız, devrelerimizdi. Kutsal bir mesleğin kutsal silah arkadaşlarıydık.
Yatakhanemizde sabah erken kalkar, akşam geç yatar, sessizce, kimseyi rahatsız etmeden, usulca namazlarını kılarlardı. Sayıları da çok değildi. Her devreden birkaç tane çıkardı. Ama devreleriyle derste, eğitimde ve savaşta hep beraber, omuz omuza aynı vatan hizmetinin sevdalılarıydılar.
Namazları kimseyi rahatsız etmezdi. Sonra evlendiklerinde, kendilerine mütenasip, başı kapalı hanımlar aldılar. Bu hanımlar da kimseyi rahatsız etmedi o dönemlerde. Hanımlar lojmanlarda komşularıyla “gün”ler yaparlar, gayet uyumlu, huzurlu ve mutlu hayat sürerlerdi.
Ne olduysa oldu! Birileri soğuk rüzgârlar estirmeye başladı.
Yurt dışı dediler, Amerika, İsrail dediler, BOP dediler…
İç siyaset, dış siyaset. Arka bahçe, ön bahçe…
Kızıl kuşak, yeşil kuşak…
Ne olursa olsun, sonuçta çok iyi tanıdığımız, yanı başımızdaki devremizi, ta askeri liseden beri ciğerini bildiğimiz, çocukluk arkadaşımızı sanki hiç tanımamışız gibi düşman ilan ediverdik. İrtica geliyor dedik. Birden paranoyalar ürettik. Rüzgârlar, fırtınaya dönüştü. Herkesin, özellikle hanımların fotoğrafları istendi. Ortam soğudukça soğudu. Hava Kuvvetleri Etimesgut’ta cezaevi açtı. İşkenceler başladı. Dişler bilendi. TSK kendi vücudunu dişlemeye başladı. Derken bin yıl sürecek bir savaş ilan ediliverdi.
Meğer aslında birileri tarafından gizli örgütler kurulmuş. Batı Çalışma Grupları organize edilmiş, darbe planları sekteye uğramasın diye tasfiyeler yapılıyormuş.
Böylece bu, yanı başımızdaki, çok iyi tanıdığımız ve TSK’nin en emin insanları düzmece yalan ve iftiralarla bünye dışına çıkartılmaya başlandı. Fırtına kasırgaya dönüşmüş, deli gibi esmeye başlamıştı. Akıl, izan durmuş, kimse ne olduğunu, niye olduğunu anlamamıştı. Ama olay açıkça zulme dönüşmüştü. Önce Güneydoğudaki kahramanlıkları nedeniyle madalya veriyor, sonra disiplinsiz diye ihraç ediyorduk. Mesai arkadaşları ve komşuları inanamıyordu yaşadıklarına. Kışla ağlıyor, lojmanlar ağlıyordu arkalarından…
Binlerce insana kıyılmış, binlercesi de kahredip, küsüp gitmişti.
Sayın Genelkurmay Başkanım bunları hep beraber yaşadık. Ya sonra neler çıktı meydana?
Gizli örgütler, gizli planlar, organize çeteler. Suikastlar, ihanetler, casusluklar… Şimdi yargıda hesap veren yasa dışı yapılanmalar.
Skandallar bitecek gibi değil. Halkı isyana tahrik, seçilmiş hükümetleri işlemez hale getirmek, darbe planlamak, rüşvet, fuhuş, taciz, uyuşturucu, hatta eşcinsellik…
Mayınlar, yenilen baskınlar, heron skandalı…
Ne kaldı yaşanmadık?
Milletin göz bebeği Silahlı Kuvvetler nasıl bu hale getirilir? Bin yıldır Anadolu insanının duvarında asılı olan Kur’an’a düşman olunur mu? Nasıl bu kadar itibar kaybettirilir? Şerefli üniformanın içini dolduran dev şahsiyetler gönderilip, üniformanın içine yakışmayan cüce şahsiyetlere namus teslim edilir mi?
Yeter artık!
Millet Referandumda çok açık ve çok net bir söz söylemiştir.
Başınızı kumdan çıkartın. Fildişi kulenizden çıkın ve milletin sesine kulak verin!
Yeter artık! Vebali sizin boynunuzdadır. Millet aslına dönüş istiyor. Kendi üzerine sürülen tank değil, kendisini iç tehdit gören TSK değil, değerlerine düşman komutanlar değil, siyasete bulaşmış generaller değil, andıçlarla, fişlemelerle uğraşan karargâh değil, okullarda jurnallik yapan Milli Güvenlik Bilgisi dersi öğretmenleri değil…
FOK’un (Fenerbahçe Orduevi Karargâhı) GEÇ’ine (General Emeklileri Çetesi) değil halkın sesine kulak verin! Hatta dağıtın buradaki kanserli hücreyi! Adalete teslim edin içerideki son kalıntıları…
Tarihe altın harflerle isminizi yazdırın.
Çok hayırdua alabileceğiniz bir kararla karşı karşıyasınız. Büyük ve çetin bir sınavdasınız.
Geçen geçti, giden gitti. Milletin değerlerine savaş açan zalimler mahkeme kapılarına gelmeye başladı. Mazlumlar ise uğradıkları bunca zulme rağmen hiç küsmedi. Onlar, Milletin bağrında, halkın kalplerinin en mümtaz köşesinde onurla ve gururla kurulmuş oturuyorlar. Onlar, her meclisin, bulundukları her ortamın en itibarlı şahsiyetleri olma şerefini sürdürüyorlar.
Alınları açık! Toz kondurmadıkları Peygamber ocağına dönecekleri günü heyecanla bekliyorlar. Hesaplarının ahirete, büyük mahkemeye kalmadan dünyada halledilmesini, resmiyetteki itibarlarının iade edilmesini istiyorlar…
Milletin değerleriyle barıştığınızı millete gösterin. Birlikte okuduğunuz, birlikte terlediğiniz, birlikte savaştığınız sıra arkadaşınızı, cephedeki arkadaşınızı, devrenizi yalan ve iftiralarla bünyeden ihraç ettiğiniz o emin insanları tekrar bağrınıza basın! Bir zamanlar; aynı havayı soluduğunuz gibi, aynı somunu paylaştığınız gibi yine aynı duyguları yakalayın.
Hiçbir şey kaybetmezsiniz, ama milleti tekrar kazanabilirsiniz!
Millet bunu bekliyor. 20.11.2010
Gürcan Onat
(E). Hv. Per. Binbaşı (1981–159)

