Pazartesi, 17 Ocak 2011 18:35

GENELKURMAY BAŞKANINA AÇIK MESAJ

GENELKURMAY BAŞKANINA AÇIK MESAJ

Sayın Genelkurmay Başkanım, sizin Silahlı Kuvvetler saflarına katıldığınız günden bugüne kadar akla hayale gelmeyecek değişimlerden geçilerek, günümüze gelindi. Değişik zamanlarda, değişik hassasiyetler ön plana çıkartılarak, kendi yapılanması içinde, konjonktüre uygun hareket tarzları geliştirildi. Öyle veya böyle, neticede bu günlere gelinmiş oldu. Bu gün, geldiğimiz noktadan geçmişe insaf ile bakarak, vicdanımızı müsterih kılacak bir şekilde değerlendirme yaparsak, ne görürüz?

Dünyada ve buna paralel olarak ülkemizde gelişen fikir akımları ve ideolojik mücadelelerin etkisiyle Silahlı Kuvvetlerde de kıpırtılar olmuş ve TSK kendini koruma refleksiyle sert tavır, katı tutum içine girerek, bünyesinde temizlik yapmıştır. İlk anda gayet doğal ve müspet bir davranış gibi görünen bu temizlik operasyonları işin içine girildiğinde, hiç de o şekilde görülmemektedir. Bir dönem komünizm, bir dönem faşizm ve son dönemde de irtica paranoyası ile binlerce re’sen veya zorunlu emeklilik…

Özellikle seksenli yılların ortasına doğru, 28 Şubat post modern darbe hazırlıkları süreci içerisinde ve sonrasında binlerce dindar insanın bünyeden kopartıldığını gözlemledik.

Şapkayı önümüze koyup, ciddi ciddi ve insaf ile düşünme zamanıdır.

Siz de, biz de çok iyi biliyoruz ki; türlü türlü yaftalamalarla emekli edilen bu insanlar hiç de yaftalandıkları gibi değildiler!

Hepimiz bu insanları ve babalarını ve dedelerini çok iyi tanıyoruz.

Çanakkale’de; hani Arapça bilenler ellerindeki küçük cüzleri, bilmeyenler ezberlerindeki namaz dualarını okuyorlardı ya, son taarruzlarına başlamadan ve korkusuzca siperden atılıp, şehadet şerbetini içmeden önce. Onlar dedelerdi işte…

7 Şubat 1923, Mustafa Kemal Paşanın Balıkesir Zağnos Paşa Camisindeki hutbesinde “İnsanlara feyz vermiş olan dinimiz, son dindir. Ekmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, hakikate tamamen tevafuk ve tetabuk ediyor. Eğer akla, mantığa, hakikate tevafuk etmemiş olsaydı, bununla diğer kavânin-i tabiiyye-i ilâhiyye beyninde tezad olması icab ederdi. Çünkü bilcümle kavanin-i kevniyyenin menbı Cenab-ı Haktır” diye seslendiği de bunların dedeleriydi.

Allah Allah diyen ordunun askerleriydi bunlar.

Babaları kışla camilerinde Cuma namazlarını kılarlardı.

Bu son nesil de; namazında niyazında, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan, vazifesine düşkün, disiplinli ve son derece dürüst kimselerdi. Genellikle satın alma, kantin gibi akçalı işlere bunlar getirilirdi. Kışlalarda, herkes güvenirdi bu insanlara. O kadar güvenilir insanlardı ki bunlar, tatbikat, seferberlik hallerinde malını, mülkünü hatta çoluk, çocuğunu, namusunu emanet edebileceğin kim var diye düşündüğünde, istisnasız herkesin aklına ilk gelen isimlerdi bunlar. Evet, öyle insanlardı bunlar. Allah korkusu yüreklerine işlemiş. Vazifelerini de ibadet aşkı ve şevkiyle en güzel şekilde yapmaya çalışan, eksiklik ve aksaklık olmasın diye kendilerini parçalayan insanlardı bunlar. Üniformalarını gururla taşırlardı. TSK’ne bir leke gelmesin diye kılı kırk yararlardı her işlerinde…

Bizler bunları çok iyi tanıyoruz. Nasıl tanımayız? Birlikte okuduk askeri mekteplerde. Aynı koğuşta yattık. Aynı yemekhanede, aynı masayı paylaştık. Aynı dershanede, aynı eğitimi aldık. Terlerimiz ve gerektiğinde kanlarımız birbirine karıştı. Beraber, yan yana diploma ve rütbe terfi törenlerinde bulunduk. Bunlar bizim Kuleli’de, Işıklar’da, Maltepe’de, Teknik Okullar’da ve Harp Okullarında sınıf arkadaşlarımız, devrelerimizdi. Kutsal bir mesleğin kutsal silah arkadaşlarıydık.

Yatakhanemizde sabah erken kalkar, akşam geç yatar, sessizce, kimseyi rahatsız etmeden, usulca namazlarını kılarlardı. Sayıları da çok değildi. Her devreden birkaç tane çıkardı. Ama devreleriyle derste, eğitimde ve savaşta hep beraber, omuz omuza aynı vatan hizmetinin sevdalılarıydılar.

Namazları kimseyi rahatsız etmezdi. Sonra evlendiklerinde, kendilerine mütenasip, başı kapalı hanımlar aldılar. Bu hanımlar da kimseyi rahatsız etmedi o dönemlerde. Hanımlar lojmanlarda komşularıyla “gün”ler yaparlar, gayet uyumlu, huzurlu ve mutlu hayat sürerlerdi.

Ne olduysa oldu! Birileri soğuk rüzgârlar estirmeye başladı.

Yurt dışı dediler, Amerika, İsrail dediler, BOP dediler…

İç siyaset, dış siyaset. Arka bahçe, ön bahçe…

Kızıl kuşak, yeşil kuşak…

Ne olursa olsun, sonuçta çok iyi tanıdığımız, yanı başımızdaki devremizi, ta askeri liseden beri ciğerini bildiğimiz, çocukluk arkadaşımızı sanki hiç tanımamışız gibi düşman ilan ediverdik. İrtica geliyor dedik. Birden paranoyalar ürettik. Rüzgârlar, fırtınaya dönüştü. Herkesin, özellikle hanımların fotoğrafları istendi. Ortam soğudukça soğudu. Hava Kuvvetleri Etimesgut’ta cezaevi açtı. İşkenceler başladı. Dişler bilendi. TSK kendi vücudunu dişlemeye başladı. Derken bin yıl sürecek bir savaş ilan ediliverdi.

Meğer aslında birileri tarafından gizli örgütler kurulmuş. Batı Çalışma Grupları organize edilmiş, darbe planları sekteye uğramasın diye tasfiyeler yapılıyormuş.

Böylece bu, yanı başımızdaki, çok iyi tanıdığımız ve TSK’nin en emin insanları düzmece yalan ve iftiralarla bünye dışına çıkartılmaya başlandı. Fırtına kasırgaya dönüşmüş, deli gibi esmeye başlamıştı. Akıl, izan durmuş, kimse ne olduğunu, niye olduğunu anlamamıştı. Ama olay açıkça zulme dönüşmüştü. Önce Güneydoğudaki kahramanlıkları nedeniyle madalya veriyor, sonra disiplinsiz diye ihraç ediyorduk.  Mesai arkadaşları ve komşuları inanamıyordu yaşadıklarına. Kışla ağlıyor, lojmanlar ağlıyordu arkalarından…

Binlerce insana kıyılmış, binlercesi de kahredip, küsüp gitmişti.

Sayın Genelkurmay Başkanım bunları hep beraber yaşadık. Ya sonra neler çıktı meydana?

Gizli örgütler, gizli planlar, organize çeteler. Suikastlar, ihanetler, casusluklar… Şimdi yargıda hesap veren yasa dışı yapılanmalar.

Skandallar bitecek gibi değil. Halkı isyana tahrik, seçilmiş hükümetleri işlemez hale getirmek, darbe planlamak, rüşvet, fuhuş, taciz, uyuşturucu, hatta eşcinsellik…

Mayınlar, yenilen baskınlar, heron skandalı…

Ne kaldı yaşanmadık?

Milletin göz bebeği Silahlı Kuvvetler nasıl bu hale getirilir? Bin yıldır Anadolu insanının duvarında asılı olan Kur’an’a düşman olunur mu? Nasıl bu kadar itibar kaybettirilir? Şerefli üniformanın içini dolduran dev şahsiyetler gönderilip, üniformanın içine yakışmayan cüce şahsiyetlere namus teslim edilir mi?

Yeter artık!

Millet Referandumda çok açık ve çok net bir söz söylemiştir.

Başınızı kumdan çıkartın. Fildişi kulenizden çıkın ve milletin sesine kulak verin!

Yeter artık! Vebali sizin boynunuzdadır. Millet aslına dönüş istiyor. Kendi üzerine sürülen tank değil, kendisini iç tehdit gören TSK değil, değerlerine düşman komutanlar değil, siyasete bulaşmış generaller değil, andıçlarla, fişlemelerle uğraşan karargâh değil, okullarda jurnallik yapan Milli Güvenlik Bilgisi dersi öğretmenleri değil…

FOK’un (Fenerbahçe Orduevi Karargâhı) GEÇ’ine (General Emeklileri Çetesi) değil halkın sesine kulak verin! Hatta dağıtın buradaki kanserli hücreyi! Adalete teslim edin içerideki son kalıntıları…

Tarihe altın harflerle isminizi yazdırın.

Çok hayırdua alabileceğiniz bir kararla karşı karşıyasınız. Büyük ve çetin bir sınavdasınız.

Geçen geçti, giden gitti. Milletin değerlerine savaş açan zalimler mahkeme kapılarına gelmeye başladı. Mazlumlar ise uğradıkları bunca zulme rağmen hiç küsmedi. Onlar, Milletin bağrında, halkın kalplerinin en mümtaz köşesinde onurla ve gururla kurulmuş oturuyorlar. Onlar, her meclisin, bulundukları her ortamın en itibarlı şahsiyetleri olma şerefini sürdürüyorlar.

Alınları açık! Toz kondurmadıkları Peygamber ocağına dönecekleri günü heyecanla bekliyorlar. Hesaplarının ahirete, büyük mahkemeye kalmadan dünyada halledilmesini, resmiyetteki itibarlarının iade edilmesini istiyorlar…

Milletin değerleriyle barıştığınızı millete gösterin. Birlikte okuduğunuz, birlikte terlediğiniz, birlikte savaştığınız sıra arkadaşınızı, cephedeki arkadaşınızı, devrenizi yalan ve iftiralarla bünyeden ihraç ettiğiniz o emin insanları tekrar bağrınıza basın! Bir zamanlar; aynı havayı soluduğunuz gibi, aynı somunu paylaştığınız gibi yine aynı duyguları yakalayın.

Hiçbir şey kaybetmezsiniz, ama milleti tekrar kazanabilirsiniz!

Millet bunu bekliyor. 20.11.2010

                                                                 Gürcan Onat

                                                    (E). Hv. Per. Binbaşı (1981–159)

 

Son Düzenlenme Salı, 18 Ocak 2011 18:35
Hasan Hüseyin Uludağ

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

6 yorum

  • Yorum Linki şahin akdoğan Cumartesi, 22 Ocak 2011 14:12 yazan şahin akdoğan

    gürcan kardeş. bu vatan icin yaplan apılan sinsi planları 12 eylül 1980 ihtibaren hep uyguladılar bir kısmınıda terör gerekçesi ile aynı darbe pilanlayıcıları yok etiler vatandaşın kanı üzerinden yapılan siysset hic bitmedi inşalla bu milletin değerlerine bütünüyle sahip cıkacak bir ordu dileği ile

    Raporla
  • Yorum Linki Osman Kaçmaz Perşembe, 20 Ocak 2011 12:09 yazan Osman Kaçmaz

    Gönlünüze sağlık Gürcan bey kardeşim.Allah razı olsun,manevi borsada satışı sn.gn.kurmay başkanımızla açmak istiyorsunuz.Umarım kısa dünya hesabını değil ebedi hayatın kazancını tercih eder.

    Raporla
  • Yorum Linki ramazan Çarşamba, 19 Ocak 2011 16:56 yazan ramazan

    doğruya ne demeliki ancak şapka cıkartılır.elinize sağlık yüreğinize sağlık ben de 98 yılı aralık yaş zedeyim.şununda bilinmesi gerekir TSK.hala devletin sahibiyim.ülkeyi ben yönetirim.bunu kabul etmeyen orduda görev yapamaz zihniyeti hakim ama her şey değişecek bu ülkenin gercek sahibinin halk olduğu gerceğini görecekler.

    Raporla
  • Yorum Linki S.GÖNCÜ Çarşamba, 19 Ocak 2011 01:56 yazan S.GÖNCÜ

    YÜREĞİNE -ELİNE SAĞLIK GÜRCAN AĞABEY.DE SIRÇA SARAYLARI KAYBETME KORKUSU YOKMU İŞTE ELLERİNİ KOLLARINI BAĞLAYAN O KORKU.MAZLUMDAN ZALİM OLMAYACAĞINI ANLAYABİLSELER-DÜNYANIN FENERBAHÇE ORDU EVİNDEN VE DENİZ MANZARASINDAN İBARET OLMADIĞINI GÖREBİLSELER-DÜNYALIKLARINDAN TEK BİR LİRA GÖTÜRÜLMEDİĞİNİ İDRAK ETSELER BELKİ MÜHÜRLÜ KALPLERİ SIZLAR.

    Raporla
  • Yorum Linki Erol GÜNDÜZ Salı, 18 Ocak 2011 20:22 yazan Erol GÜNDÜZ

    Vicdanlara seslenen bu çağrıya cevap vermek ülkesini seven her TSK mensubunun milli ve vicdani bir görevi olduğuna inanıyorum.Babamın dedesi Hacı Mehmet Yemen'de savaştıktan sonra memleketine dönüyor tekrar Cennetin kapıları açıldı deyip Sarıkamış'a katılıp orada herkesin bildiği şekilde şehit oluyor.Geride dedem dahil 7 çocuk yetim bırakıyor.İşte böyle bir ataya sahip olan Hacı Mehmetin torunun çocuğunu şehadetinden yıllar sonra Binbaşılığına 1 yıl kala 5 Ağustos 1997 yılında irtica gerekçesi ile ihraç ediyorlar.Lütfen zerre miktar vicdan sahibi bir insan bu haksız zülümü kabul edebilirmi?Yemen'den döndükten sonra imanından dolayı ve cennete kavuşurum inancı ile şehit olan Hacı Mehmet bu gün hayatta olsaydı bu zülmü yapanlara acaba ne derdi ne yapardı?Vicdan ehli olanlar buna lütfen bir cevap versinler.

    Raporla
  • Yorum Linki Mehmet ERDİL Salı, 18 Ocak 2011 20:00 yazan Mehmet ERDİL

    Doğruları yazdınız Doğru adrese gönderdiniz.Allah doğruların yardımcısı olsun.

    Raporla

Yorum Ekle

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuza emin olun. HTML kodları kullanılamaz.

asder logo

Adaleti Savunanlar Derneğinin ilkelerini benimsiyor ve her alanda "adalet"değerini temel alan kural ve uygulamaların gerçekleştirilmesi için mücadele çalışmalarına katılmanın gereğine inanıyorsanız; bizi takip edin...