Geçtiğimiz günlerde etkili bir gazetede şu şekilde bir haber vardı. Ve yazı bir soru ile bitiyordu.
“Sadece darbecileri cezalandıracak hiçbir müeyyide, yeni darbelerin önünü kesmeye yetmez. Azmettirenler oldukça, kiralık dipçik ve kalemler muhakkak bulunacaktır. Konuya bu derinlikte bakılması yararlı olur. Şahsen ben, Çevik Bir dâhil hükümeti devirmeye teşebbüs suçlamasıyla tutuklu bulunan her ismi, kullanılıp kenara atılmış figürler olarak görüyorum. Bu işin senarist ve sponsorları nerde acaba?”
Cümle mana itibari ile tamamen doğru. Hatta “bu işin senarist ve sponsorları nerde acaba?” derken bugüne bakmak için İttihat ve Terakki’ye kadar gitmek gerektiğini düşünüyorum. Aslında senarist ve sponsorlar genelde bellidir ve çoğu zaman devlet ve istihbarat birimleri bunu bilir. Ama artık ölçü kaçtı ise bazen de derin yapı bizzat planın, uygulamanın içindedir. Bütün mesele bunları bertaraf edecek güce erişebilmekte.
Bazı dönemlerde uygulanacak planın alt yapısının oluşturulması için karanlık olaylar planlanır. Bu plan çerçevesinde plana karşı olabilecek şahıs ve kurumlar etkisizleştirilir, kamuoyu bilinci tüm kaynaklar kullanılarak istenilen yönde oluşturulur. Sonrasında da plan adım adım uygulamaya alınır. Yani psikolojik harekâtın tüm evreleri uygulanır. Türkiye’de toplum mühendisleri bu konuda bayağı mahirdir. 1993 ve 2007 yılları anlattıklarıma örnek açısından enteresan iki yıldır.
1993 yılında Rahmetli ÖZAL’ın şüpheli ölümü, Eşref BİTLİS’in uçağının şüpheli şekilde düşürülmesi, Uğur MUMCU’nun öldürülmesi, Madımak otelinde yangında 37 yurttaşımızın yakılarak öldürülmesi, Başbağlar cinayeti, 33 erimizin savunmasız bir şekilde ELAZIĞ-BİNGÖL kara yolunda kurşuna dizilmesi, Adnan KAHVECİ’nin şüpheli trafik kazasında ölümü hep bu türden olaylardır ve 28 ŞUBAT’a giden yolun taşları bu dönemde döşenmiştir. Rahmetli ÖZAL tarafından oluşturulan ılıman demokrasi iklimi de bir anda bertaraf edilmiş ve ülke toz duman olmuştu. 1993 yılında da İsmail Hakkı KARADAYI Kara Kuvvetleri Komutanı olmuş ve TSK içinde de artık bildiğimiz o karanlık dönem başlamıştı. 1998 yılında Genel Kurmay Başkanlığı’ndan emekli oluncaya kadar da bu süreç yoğun şekilde yaşanacaktı.
2007 yılı da böyle bir yıldır. 27 Nisan 2007 yılında Gn. Kur. Başkanlığı’nın verdiği muhtıra ile zirve yapan gerilim öncesinde neler yaşanmış bakalım.
-
2006 yılında Rahip Santoro’nun öldürülmesi,.
-
17 MAYIS 2006’da Kanlı Danıştay saldırısı ve Cumhuriyet gazetesinin bombalanması,
-
Hrant Dink’in vurulması vurulması (19 Ocak 2007)
-
Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde Malatya'da Zirve katliamı gerçekleştirilmesi (18 Nisan 2007)
Peki 2007 yılında ne vardı? Çünkü bu yıl içinde cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimleri yapılacaktı. Sonuçlar da aşağı yukarı belli idi. Mutlaka müdahale edilmeli idi. Bu sonuç asla istenmiyordu. Her şeye rağmen eğer bu sonuç gerçekleşirse gerekirse darbe de yapılacaktı. Bunun için de kargaşa ortamı gerekli idi. 2006 yılı sonlarında Neocon düşünce kuruluşu Hudson Institute uzmanı Zeyno BARAN "2007'de Türkiye'de darbe olma ihtimali yüzde 50" yorumunu yapıyordu. Hatta bu iddianın dönemin Genelkurmay 2. Başkanı ve şimdinin Balyoz sanığı Org. Ergin Saygun'a dayandığı da fısıltı halinde söyleniyordu. ABD’de konu hakkında bir senaryo üzerinde Gn. Kur. Bşk. lığından da katılım yapılarak bir oyun oynanıyordu. Bu oyun ifşa olduğunda beyin fırtınası yapıyoruz gibi bilindik ifadelere başvurulmuştu.
Aslında ortada darbeye gerekçe gösterilebilecek bir sebep dahi bulunamıyordu. Niçin darbe yapılacaktı? Bunu izah etmek zordu. Ve bilindik yöntemlere gene başvuruldu. Toplum huzurunu bozacak oyunlar eylemler art arda uygulamaya alındı. Bu seferki argümanlar daha farklı görünüyordu. Adeta Türkiye’de büyük bir Hristiyanlaştırma hareketi uygulanıyor, her tarafta misyonerler cirit atıyor ve güya din elden gidiyordu. Yani oyun milliyetçiler üzerinde yoğunlaşıyordu. Hrant DİNK, Rahip Santoro, Zirve cinayeti bu türden eylemlerdi.
Ve ardından kompozisyon olarak da çok bozuk bir ifade ile 27 Nisan 2007’de muhtıra kaleme alındı. Ancak bu muhtıra ilk defa toplumsal destek bulamadı ve hükümetin dik duruşu oyunu bozdu. Belki de hükümetin muktedir olması bu süreçte başladı.
O zaman ne yapmamız gerekiyor? Siz senaristi bilirsiniz ama bazen bunu zikredemezsiniz.
2 EKİM 1992 yılında Kararlılık Gösterisi-92” adlı NATO tatbikatında Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait “TCG Muavenet Muhribi” vurulmuştu. Amerikan Uçak Gemisi Saratoga’dan ateşlenen “Sea Sparrow” füzesi, gemimizin kaptan köşküne isabet etmiş, iki saniye sonra ikinci füze gelmişti. Peş peşe atılan füzeler sonucunda Gemi Komutanımız Yb. da dahil olmak üzere 5 şehit ve 22 yaralımız vardı. Peş peşe atılan iki füzenin hem de kaptan köşkünün hedef alınarak ateşlenmesinin bir kaza ile açıklanmasına kimse inanamayacak idi. Ancak biz kaza açıklamasını devlet olarak kabullenmek zorunda kaldık. Kabul etmese idiniz ABD’ye savaş açmaya gücünüz yetecek miydi? Aslında durum budur. Peki niçin yapılmıştır? Bu da ayrı bir analiz konusudur.
Bu yönü ile bakıldığı zaman öncelikle sizler içerde bu oyunu oynayacak figüran bulunamayacak şekilde tedbir alacaksınız. Yani bünyenizi sağlam tutacaksınız. Mikropların girmesine müsaade etmeyeceksiniz. Girdi ise de mutlaka yok edeceksiniz. Bu oyunu oynayan figüranların cezasını mutlaka vereceksiniz. Sonrasında ‘sizin yazdığınız ben bu oyunu oynamıyorum’ demeye başlarsınız. Eğer gün gelir senariste de kafa tutacak duruma gelirseniz o zaman bu oyunu oynatmayın demeye başlarsınız. Herhalde Türkiye olarak da bunu yapmaya başladık. Birleşmiş Milletlerin yapısını adil bulmuyoruz derken aslında oyuna müdahale etmeye başlıyoruz. Ama henüz yolun başındayız. Bugün SURİYE sınırına sınır güvenliği için gelecek olan Patriot füzeleri ve 170 Alman askeri haberleri bizim için yüz kızartıcı değil midir? Niçin bu hale düştük?
Politik güç, askeri güç, ekonomik güç, teknolojik güç, siyasi güç, diplomatik güç hep beraber gelişiyorsa bir mana ifade edebilir. Aksi halde söylersiniz ama arkasını dolduramazsınız. Bugün belki de askeri ve teknolojik gücün siyasi gücümüzün gerisinde kalmasının sıkıntısını yaşıyoruz.
Yani aslında her şey güç meselesi. Gücünüz arttığı müddetçe önce oyuna sonrasında da senariste müdahaleye başlıyorsunuz. Gün gelir siz de senarist olursunuz ve oyunu da tarihte birçok defa örneği olduğu gibi hak namına, İlay-ı Kelimetullah adına oynatırsınız…
Eminim ki biz de bu yoldayız…

