Harput’taki Amerikan Koleji’nde müdürlük yapmış olan Ernest W. Riggs 1923 Mart’ında Asia dergisine şunları yazar:
“Türklerin kendi kendilerinden kurtarılmaları sorunu en az Hıristiyanların Türklerden kurtarılmaları sorunu kadar önemli bir sorundur. Türklerin ruhuna yerleşmiş bulunan nefret ve ihtiras zehirini ve kıyıcı yönetim geleneklerini barış antlaşmaları ya da savaşlarla yok etmeye imkân yoktur. Bu sonuca erişmek için Türk halkını meydana getiren insanların karakterlerini değiştirmek gerekmektedir. Türkiye’de hastane ve okullar açarak faaliyet gösteren Amerikalıların yapmaya çalıştıkları da zaten budur. Amacımız bu insanlara doğru düşünme yollarını göstererek erdemli bir toplum haline gelmelerini sağlamaktır…” (Osman Ulagay, Amerikan Basınında Türk Kurtuluş Savaşı, İst., 1974, s. 251.)
Türkleri kendilerinden kurtarmak…
Misyonerlerin varoluş gayesini bu netlikte itiraf etmiş Amerikalı görevli.
Görevleri, bütün Türkleri imha etmek imkânsız olduğu için onları içlerindeki kötülüklerden ‘kurtarmak’ ve ehlileştirmektir. Daha doğrusu diş ve tırnaklarını sökmek, kendilerine zebun etmek ve “karakterlerini değiştirmek”tir.
Aliya İzzetbegoviç ustayı hatırlıyoruz burada. İşte uyarısı ateşten harflerle karşımızda:
“Savaş düşmana yenildiğin zaman değil, düşmana benzediğin zaman kaybedilir.”
1984 adlı romanını herkesin okumasını tavsiye ettiğim dobra İngiliz yazar George Orwell’ın sözü kulaklarımıza küpe olacak cinstendir:
“Biz düşmanlarımızı yok etmek için uğraşmayız, onları değiştiririz.”
Hasılı iki asırdır bütün gayeleri bizdeki bizi bizden almaktı. “Avrupa’nın Hasta Adamı” dedikleri Osmanlı Devleti ‘bu’ kimliği ile ortadan kaybolmadan rahat yüzü yoktu çünkü emperyalizme.
Değil mi ki bu milletin bağrından Yakın Doğuda iki büyük imparatorluk fışkırmış, her ikisi de asırlarca Avrupa’ya kök söktürmüştü, öyleyse ilkin bu maya kurutulmalıydı.
Selçuklular Bizans’ın belini kırmış, Anadolu’yu vatan yapmış, Kudüs yolunu Avrupa’ya kapatmışlardı. Meşhur Haçlı Seferleri bu yolu tekrar açmak için düzenlenmişti.
Güya Habeşistan’da güçlü bir Hıristiyan kral varmış da, adı Rahip (Prester) John imiş de, onun ordusuyla kuvvetlerini buluşturabilirlerse şayet, Müslümanları sandviç harekâtıyla ezebileceklerine inanıyorlarmış saf saf.
Osmanlılar ise Anadolu’da doğduktan hemen sonra Avrupa kıtasına atlamış ve orada Balkanlar diye ‘ikinci bir Anadolu’ tesis etmiş ve bizatihi Avrupa topraklarında Hıristiyan ülkelere nice “korku ve titreyiş” seansları yaşatmışlardı.
İşte bu püsküllü beladan kurtulmanın vakti gelmişti. Şimdilerde yaşadığımız İslam ile terörizmi aynılaştırmak, misyoner Riggs’in yazısında bolca müşahede ettiğimiz gibi Müslümanları o tehlikeli ‘öz’den kurtarmak ve Avrupa’ya entegre etmek bugün de gündemde olan gayeleri olmuştu.
Nitekim İspanyol ressam Tiziano’nun İnebahtı yenilgimiz üzerine yaptığı ünlü tabloda Türk’ü elbisesiz, diz çökmüş, elleri arkadan bağlı, silahları kırılmış, hilali ve sarığı yerlere düşmüş vaziyette çizmesinin manası da buydu: En iyi Türk elleri bağlı Türktür. Öyle bir oyalama tertibi almalıdır ki, Türk ellerini çözüp de kendileriyle uğraşacak dermanı asla bulamasın.
Bizi yüzlerce sene diz çöktürmek için canlarını dişlerine takıp çalıştılarsa da harp meydanlarında bu emellerine nail olamadılar. “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer”in geldiğini gördüler ve misyonerin dediği o kritik noktaya gelip dayandılar: Türkleri savaş meydanlarında bitiremeyiz, öyleyse ‘nihai çözüm’ Türkleri Türklerden kurtarmaktır. Onu başarırlarsa muradlarına ereceklerine inanıyorlardı.
Şu günlerde yaşadıklarımız Batı’nın bu gayeye varamamasının çıldırtıcı nöbetlerinden başkası değildir. Davul zurnayla söylüyorlar aslında: Nerede hata yaptık da bu ‘Türk’ ayağa kalkmaya ve ellerini çözmeye başladı?
Esas dava budur vesselam.

