“Bulanık Mantık” tanımını kuvvetle muhtemel çoğumuz duymamış olabiliriz. Ancak arz etmeye çalışacağım bilgilerden sonra aslında farkında olmadan hayatımızın her safhasına girdiğini müşahade edeceğiz. Bu mantığın kurucusu da 1921 yılında Azerbeycan’da doğmuş Azeri asıllı Lütfi Aliasker Zade’dir. Halen Amerika’da Kaliforniya Üniversite’sinde Elektrik Mühendisliği ve Bilgisayar Bilimleri fakültesinde profesör görevi yapmaktadır.
Ben bu mantık anlayışını ilk defa geçtiğimiz sene bir dost meclisi toplantısında tanıdım. Oldukça ilginç geldi. Günlük hayatımızın yaşanan her safhası ile çok alakalı idi. Daha önce de arz ettiğim gibi aslında bir yerlerden toparlanan bu güzel bilgilerin temeli kesinlikle din esaslı. Hepsi de dinimizin tüm öğretilerinde en güzel şekilde gizlenmiş duruyor. Ama hüner herhalde bunları bulup, ortaya çıkarmak, uygulamaya alabilme iradesini göstermekte. Bu konuda maalesef zayıfız.
İTÜ’nde görev yapan Zekai ŞEN Hoca’nın da konu hakkında oldukça değerli görüşleri ve kitapları olduğunu biliyoruz. Bu hocamız dünya çağında bir bilim adamı olmasına karşın maalesef çok az tanınmıştır ya da malum sebeplerden dolayı çok az tanıtılmıştır. Bu hocamın dersine giren bir öğrenciden aldığım bilgi ışığında aşağıdaki alıntı bilgiyi gönül rahatlığı ile verebilirim.
“Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi 1000 bilim adamı listesine girmiş tek Türk. İlk 500’dedir kendisi ayrıca.1998 dünyada yılın bilim adamı ödülünün sahibi. Dünyanın en iyi inşaat mühendislerinden birisi. Hidrolikçidir. İTÜ hidrolik anabilim dalında görev yapmaktadır şu an kendileri. Aynı zamanda su vakfı ile çalışmaları vardır. Zemzem suyunu koruma kuruluna başkan olarak tayin edilmiştir. Suudi Arabistan'da bu göreve getirilen ilk Arap olmayan insandır ayrıca. 100’lerce kitabı vardır. Kendisi bile bilmez sayısını. Harvard da dahil olmak üzere dünyanın birçok üniversitesinde, Türkiye’de basılmayan kitapları ders kitabı olarak okutulmaktadır. Ayrıca Prof.’tur kendileri. Ama hiçbir zaman bu unvanını kullanmaz. Yazdığı kitaplarda sadece Zekai ŞEN yazar. Kapısına Prof. Dr. Zekai ŞEN yazılmasına karşı çıkmıştır okulda. Türkiye'de dünya çapında teorisi olan ender bilim adamlarındandır. Maalesef pek tanınmaz. Bilimin her alanına el atmıştır. Felsefeyle de ilgilenir. Eskiden İSKİ'de müdürlük yapmıştır kendileri bir ara. Lisans öğrencilerine vermiş olduğu mühendislikte matematik modelleme esasları dersi insana düşünmeyi öğretir. İnanılmaz zevkli bir derstir. Derste hiçbir araç gereç kullanmaz. Hiçbir belirli programı takip etmez. Tamamen öğrencilerden gelen sorular istekler üzerine onların öğrenmek istediklerini uygulamaya yönelik ders işler.”
Klasik mantık sisteminde (ve belki de bize de farkında olmadan dayatılan öğretim sisteminde) yoğun olarak “0” ve “1” işletim sitemine uygun mantık yaklaşımı kullanılır. Yani mantık kurgulaması ya doğru ya da yanlış anlayışına göre oluşturulmuştur. Ancak hakkının verilmesi açısından bu mantık siteminin sağladığı faydaları göz ardı etmek gibi bir düşüncem yok. Makina zekaları buna göre kurgulandığı için her zaman hangi girdiyi verirseniz aynı çıktıyı alırsınız. Esneme gibi bir niyeti yoktur. Torna tezgahı başındaki ustanın ya da yürüyen bantın başındaki operatörün psikolojik yapısından sistemin haberi yoktur. İnsan makinalara uymak durumundadır. Bu yönü ile hayatımızda bir çok yenilikler, özellikle 19 ncu asırdan itibaren yaşanmıştır.
Ancak zamanla bu anlayışın yetersiz olduğu, yetersiz olduğu gibi yerine göre zarar da verebildiği gözlenmiştir. En basit bir örnekle açıklamamızı müşahhas hale getirebiliriz. 22 derecelik bir sıcaklığın altındaki dereceleri soğuk, üstündeki dereceleri sıcak olarak nitelendirdiğimizde bizim için tüm ortam sıcaklıkları ya sıcaktır, ya da soğuktur. Ama bu değerlendirme yeterli midir? Eksi 15 derece de soğuk, 21 derece de soğuk kapsamına alınmış olacaktır. Ya da tersi. Öyle ise dondurucu soğuk, çok soğuk, soğuk, vasat, ılık, sıcak, çok sıcak… gibi “0” ile “1” arasında sonsuz derecelendirme yapabilmeliyiz. Buna göre de soğuğun derecesine göre gerekli tedbirleri alabilmeliyiz. Bu düşünceden hareketle aslında mantığımızın “0” ve “1” arasında sonsuz ihtimalleri göz önüne alacak bir kurguya sahip olması gerektiği ortaya çıktı. Bulanık mantık (belki esnek mantık demek daha mı doğru olabilir) bu ana düşünceden hareketle teknolojinin her safhasına yoğun bir şekilde giriş yaptı. Amacını “gücü ihtiyaç kadar kullanmak,” yani “ihtiyaç kadar enerji, ihtiyaç kadar destek” diye de açıklayabiliriz. Basit bir-iki örnek verecek olursak;
Çamaşır makinaları önceleri tek seçenekli idi. Kirli çamaşırlar makinaya konulur, sabit olarak 70-80 derecede 2 saat çalışır ve dururdu. Sonraları ise az kirli, çok kirli, renkli, beyaz gibi çok seçenekler oluşturularak makinalar bu yazılımlara göre dizayn edildi. Bulaşık makinaları da aynı şekilde. Ya da televizyonların ses akustiğinin odanın yapısına göre şekillenmesi gibi,
Asansörler hayatımıza büyük kolaylıklar getirdi. Üst katlara en kolay şekilde ulaşmanın yolu idi. Ama düz mantıkla bir asansörün 6 kişilik, 480 kg. taşıma kapasiteli olarak kurgulandığını var sayalım. Ama bu hali gücü yeterli kullanmaya uygun mudur? Elbette değil. Şimdi asansörde bulunan kişi sayısına göre yeterli gücün devreye girmesine imkan verecek asansörler üretiliyor,
Ya da düz mantıkta filan hastalık için filan ilaç verilir görüşü yakın zamana kadar kabul görüyordu. Ama şimdi hastalık yok, hasta vardır görüşü gereği her hasta için mg.’lar seviyesinde değişiklik yapılarak hastanın genetik yapısına göre en uygun, en az zarar verecek ilaçlar veriliyor ki takdire şayandır. (Bu konuda Türkiye’de öncü olan Sayın Nevzat TARHAN Hoca’mıza da teşekkürlerimi arz ediyorum).
Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Hatta kendimin bizzat yaşadığı bir hatırayı naklediyorum. Bulunduğum fabrikada geçtiğimiz yıl yaz aylarında yoğun şekilde motosiklet üretimi yapılıyordu. Bant usulü üretim yapılıyor. Bir çoğunuz görmüşsünüzdür. İnsanlar sabit yerinde durur, yürüyen bir bant vardır. Hızı sabittir. Bu sabit hıza insanlar ayak uydurur ve bantın üzerindeki parçalar monte edilerek bant sonunda ürün bitmiş halde iner. Misal olarak bant 140 hızında devam ederek mesai bitirildi. Hiç aksama olmadan bu hızla bant yürütüldü. Sabah mesai başlangıcında aynı insanların aynı bantta aynı hızla devam etmesinden daha makul bir şey olamaz. Ancak bunun mümkün olduğunu hiç görmedim. Asgari bir saat bant dura kalka yürür ve saat 09.00’a doğru bant bir gün önceki mesai bitimindeki hızına ulaşır. Aslında yanlış olan makina kurgusu idi. Çünkü makine insanın biyolojik saatini tanıyacak şekilde kurgulanmamıştı. Burada tedbir olarak mesai başlangıcında bant hızı bir saat 120 oldu, bu hız saat 10.00-11.00 arası 160’a kadar çıktı. Keza öğleden sonra da aynı şekilde. Aslında farkında olmadan bulanık mantık felsefesini uygulamıştım. Banttan inen ürün sayısı asgari % 20 artmıştı. Bant programı buna göre fevkalade kurgulanabilir. Arz ettiğim gibi bu örnekler çok. Şimdi akıllı makine kavramı devreye giriyor. Hatta bu akıllı makinalar insana zarar verecek bir boyuta kadar gelebilir mi, bunun senaryoları yapılıyor.
Aslında bu mükemmel denge kainatı adeta ihata etmiş. Bir insan sabit ayakta iken, koşarken, uyurken, merdiven çıkarken kalbinin pompaladığı kan miktarları ne kadar değişkenlik gösterir. Ama sistem “hep gücü ihtiyaç kadar kullanmak” prensibine uygun çalışır. Bu konuda sayısız örnek verilebilir. Rabbim her şeyi böyle planlamış.
Bu mantık anlayışının kapsam alanı elbette teknoloji ile sınırlı değil. Düşünce yapısı olarak düştüğümüz düz mantık çerçevesindeki hatalara örnek verecek olursak; “Bir insan ya doğrudur, ya yanlıştır. Ya teröristir, ya vatanseverdir. Ya dindardır, ya kafirdir. Ya sağcıdır, ya solcudur. Ya sev, ya terket, ya bizdensin ya da düşmanımızsın” Misallerini sayabiliriz. Nesiller belki de kasıtlı olarak “0” ve “1” mantığı ile yetiştirildi. Bu ikili düşünce sistemi maalesef bizlere çok zarar vermiştir. Adeta aradaki köprüleri yıkmıştır. Halbuki bu ikisi arasında o kadar çok mesafeler var ki? Ya cennet ya cehennem yok. Her ikisinde de sonsuz dereceler, derekeler var. Hatta cennet ve cehennem arasında araf denilen ayrı bir yer bile var. Ümit ve korku arasında ne kadar yol var? Bu arada olmak mecburiyetindeyiz. Hatta cemaat mensubu kardeşlerimiz arasında da maalesef bu anlayış zaman zaman hüküm sürdü. Hepimizin “mesleğim haktır, ya da daha güzeldir demeye hakkı var, ancak sadece benim mesleğim haktır deme hakkımız yok.”
Arz ettiğim gibi bu mantık anlayışı hayatın bütün safhalarına girecek görünüyor. Hukuk dalında da ciddi çalışmaların yapıldığı duyuyoruz. Sağlık, ulaşım, teknoloji dalında bu çalışmaları yoğun bir şekilde görmeye başladığımızı hissediyorsunuzdur.
Efendimiz (SAV) her davranışı ile ümmetine örnek olduğu gibi burada da bizlere mükemmel örnekler sunuyor. Örnek olarak aklıma gelenler;
Tutumlu olmak ve cömert olmak “0” ve “1” arasında belki de en uç iki güzel huy. Ama Efendimiz (SAV) her iki haslette de zirvede idi. Yerine göre her ikisini de nasıl güzel kullandı. Bir insan çok tutumlu ise nadiren çok cömert olabilir. Aynen bunun gibi çok merhametli idi, ama Hz. Ali’nin (AS) bile savaşın şiddetlendiği zamanlarda Efendimiz’in (SAV) arkasına sığınacak kadar cesaretli idi. Yerine göre çocukla çocuk gibi konuştu, harpte düşmanın karşısında gürledi, hanımları ile şakalaştı, sahabileri ile en yakın dost oldu. Yeri geldi kötü ahlaklı bir kadının susamış bir köpeğe su verdiği için kurtuluşa erdiğini, çok ibadet eden bir kadının kedisini açlıktan öldürdüğü için cehenneme girdiği örneğini vererek bize ümit ve korku arasında mükemmel tavsiyelerde bulundu.
Özetle benim anladıklarım hoş görülü olacağız, en kolay en basit yolu seçeceğiz, alternatifli düşüneceğiz, insanı tanıyacağız, kucaklayıcı olacağız, olduğu gibi kabul edip bu hali istifade etmeye çalışacağız, empati yapacağız, hale muvafık davranacağız, öğrenmeye gayret edeceğiz…
Karışık ve uzun bir anlatım oldu. Hakkınızı helal ediniz.
Saygılarımla…

