Pazartesi, 25 Aralık 2017 10:47

Boğaz Harbi

“Mide dolunca fikir uyur, hikmet ölür ve âzâlar durur.” (Lokman Hekim)

Tarihin hiçbir döneminde olmayan eşya egemenliğinin gölgesi bütün dünyayı sardı.

Dünyada obez insan sayısı ile açlık çeken insan sayısı arasında doğrudan bağ olduğu düşüncesine sahibim.

“Az yemek”, çokça tavsiye edilmesine karşın, yerine getiril(e)meyen altın kurallardan birisi.

Yaz-kış marketlerde bulunan meyve ve sebzeler, iğneden ipliğe hayatı kolaylaştırdığı iddia edilen bir sürü ıvır-zıvır,  insanın algılarını değiştirdi.

Çocukların algıladığı dünya nasıl bir şey, doğrusu incelemeye değer. Su, sebze, meyve, bakliyat ve buğdayın toprakla bağlantısını acaba kurabiliyorlar mı? Her şeyi buldukları süpermarketlerden hayatın kaynağı olan Allah’a yol var mı?

Yıllar önce bende farklı çağrışımlar uyandıran bir olay. İstanbul Belediyesi’ne ait bir sosyal tesiste çalışan garsonun ifadesi: “Abi bunlara ne verirsen yiyorlar!”

Açlığa, kıtlığa maruz kalmış insanları ve coğrafyaları bir kenara bırakırsak; ülkemiz özelinde de eşyanın insana egemen, insanın iğreti durduğu bir zamana eriştik.

Dijital çağın dünya imparatorluğu insana sürüngen muamelesi yapıyor. Böcekleşmeyi kendisine en büyük hakaret sayacak insan nerede?

İnançsız insan yığınlarının dünyayı bir otlak gibi görmesine, otlanmasına ne söylenebilir?

Dünyanın vicdanı, dünyanın dengesi olması gereken Müslümanlar, hakikatı hayata taşıyamadılar. Hakikat, Müslümanların katkılarıyla gerçekliklerin ayartıcı ışıkları altında solgunlaştı. Köpük cevherin üstünü örttü.

Madem inancımızı hayata hâkim kılamıyoruz, günümüz dünyasının güç ve zenginliği amaç edinmiş  oyununa yarışmacı olmaya razı mı olduk? Bize ait olmayan formaları giymeye koşturuyor muyuz?

Milyonlarca ekmeğin çöpe gittiği söylenen ülkemizde, günün her saatinde yeniliyor, içiliyor.

Yeme içme konusunda toplumun farklı kesimleri arasında kayıtsız şartsız bir mutabakat var. Lokantalar, kafeler tıka basa insan kaynıyor.

Arafat’ta, insan ömrünün muhasebesinin yapılacağı kısa zaman diliminde bile beşer yanımız ağır basıyor. Asyalı, Afrikalı Müslümanların konuşlandığı bölgeleri geziyorum yeme içme telâşı ve çöp dağları. Avrupa, Amerika Müslümanlarının olduğu yerler tertemiz, yemekle vakit geçiren yok.

Konteynerler yerleştirilmiş bir bölge dikkatimi çekti. Dayanamadım, birisinin kapısını araladım. Arafat’ta zengin Araplar için ayrılmış bir yer olduğunu anladım. Mangal partisi ve yığınla Coca Cola şişeleri!…

Mescid-i Haram kaldığımız otele bin metre mesafede. Akşam yemeği yanlış hatırlamıyorsam 18.30-21.30 arası. Akşam dokuz sonrası Beytullah’tan otele geldiğimizde yemeğin çoğu bitmiş oluyor. Yemek dağıtan görevlilere soruyorum : Bu hal, nasıl bir hal? Acı bir yüz ifadesiyle, ‘Yemeğin başlangıç saatinde uzun kuyruklar oluyor. Kâbe’ye gitmiyorlar. Namazlarını da otelde kılıyorlar.’ Öyle ya yemek kaçar, Kâbe kaçmaz…

Rivayet o ki, Hz. Hasan ve arkadaşları bir mecliste bizim zamanı konuşuyorlar :

‘Öyle bir zaman gelecek ki, Müslümanlar, süslü tabaklarda yediklerinin helâl mi haram mı olduğuna bakmayacaklar.

Çocuklarının dışını güzelleştirecekler, albenili giysilerle donatacaklar ama içlerine Allah sevgisini, saygısını yerleştirmeyecekler.

Görünüşleri parlak, kalpleri simsiyah olacak.’

Yiyecek, içecek, giysi, eşya dolup taşıyor. Küresel Pagan Medeniyeti’nin bütün dünyayı kuşatma ve esir alma araçları olan internet, bilgisayar, akıllı cep telefonlarını hiç sorgulamadan kabullendik.

Artık evlerde yemek pişmiyor. Domuz etli pizzalar sipariş ediliyor.  Bir telefon kadar yakınlar bize.

Artık anneler çocuklarının beslenme çantasına börek, kek yapıp koymuyor. Ne olduğunu araştırmadığımız; paketlenmiş, renkli, çoğunlukla domuz türevi katkılar içeren yiyeceklere çocuklarımızı mahkûm ediyoruz.  

Bu kadarla da kalmadı. Hanımlar, ‘Günler’ini lokantalara, kafelere, pastahanelere taşıdılar. Madem para var. Paranın gücüyle başkalaştı hanımlar, şişmiş egolarla dünyanın şatafatına yelken açtılar. Haksızlık etmeyelim, hanımlar, beyefendilerinin arkasından gittiler.

Evlerimiz, misafir ağırlanan bereket yuvaları olmaktan çıktı. Fakirler soframıza oturmayalı yıllar oldu.

Bütün zamanlarda ve mekânlarda aksırıncaya tıksırıncaya dek yiyor, yiyoruz. Erkeklerimiz kadınlarımız, büyümüş göbeklerimizle yeryüzünde daha fazla alan kaplar olduk. Dizlerimiz bu yükü taşıyamıyor. Tabureler doldurduk mabetlerimize, Yüce Yaratıcıya en yakın olduğumuz secdeleri yitirdik.

Değerlerimizin taşıyıcısı zihinlerimiz eridi. Çocuklarımız için eğitim, helâl ve doğal beslenme alanı olması gereken evlerimiz kendi ellerimizle işgale terkedildi.

Helâl gıda sektörü % 80 oranında gayrimüslimlerin elindeymiş. Gülelim mi ağlayalım mı?

Çok uyuyor, çok yiyor, çok konuşuyoruz. Biz biz olmaktan çıktık. Artık bağımlıyız.

Yedikçe fikir uyudu, yedikçe hikmet öldü, yedikçe organlarımız görevlerini yapamaz hale geldi.

Sorunlar çözümünü içinde barındırır. Teşhis tedaviye kapı aralar. ‘Her zorlukla beraber kolaylık vardır’

Okunma 261 defa
Mehmet Yavuz Ay

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Yorum Ekle

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuza emin olun. HTML kodları kullanılamaz.

asder logo

Adaleti Savunanlar Derneğinin ilkelerini benimsiyor ve her alanda "adalet"değerini temel alan kural ve uygulamaların gerçekleştirilmesi için mücadele çalışmalarına katılmanın gereğine inanıyorsanız; bizi takip edin...

E-Bülten

E-bültenimize üye olun. Haber ve duyurularımızı kaçırmayın.

Spam göndermiyoruz.

Bu sitede yer alan yazılar, makaleler, haberler yazarların sorumluluğundadır. © 2018 ASDER. All Rights Reserved.

Design & Development by JoomShaper